alacakaranlık düşünürü
"Varoluşun kendi evimizin hiçliği kendi sürgünlüğümüz olması mümkün mü?"

Zamanda Düşüş, Ezeli Mağlupların Kutsal Kitabı

Cumartesi, Temmuz 26, 2014

Aşksız her şey yokluktur.
Kelimelerin -yumruklar gibi- çeneleri kırdığı bir dil düşlüyorum.
Sis havanın sinir zafiyetidir.
Her bebeği müstakbel bir III. Richard görün.
Öyle bir an oluyor ki kendini taklit edemiyorsun.
-Ben-i terk eder etmez, uyurum.
Toplum bize şeyleri nasıl kavrayacağımızı öğretir, buna karşılık varlığımızın sanatı çözümlemeyi; zira vâkıf olunmamış bir müşahedede ne özgürlük ne de “gerçek hayat”  vardır.
Eleştirmenler edebiyatın muhabbet tellallarıdır.
Bütün hınçlar içimizde pusuya yatan şeylerden doğar; birbirimize kavuşamadık, bu yüzden başkalarını asla affetmiyoruz.
Bütün doğumlar kuşkuludur; melekler mutluluktan biçare, zürriyetler düşüklere gebe. Cüzzam sabırsız ve aç gözlüdür, yayılmayı sever. İnsanlığa sebepsiz yere ölmeyi görme korkusunu, bir nesleyse yeisini taşır; ne olursa olsun: her yerde hayatta kalmak isteyen yeterince it kopuk takımı var, bunlardan kaçarak yok olsalar da her zaman kendini feda eden birkaç gudubet bulunur.
“Yalnız”lık yalnız olmayı değil, -yalnız-ı öğretir.
Bir uygarlık efsaneyle başlar, kuşkuyla yıkılır.
İnsan bitkin bir hayvandır.
Bir varlığın gücü hangi noktada yalnız olduğunu bilme imkânsızlığında yatar.
Anlaşılmamış bir düşüş, gülünçlük içinde şiirini kaybeder.
Yahudi-Hıristiyan Monoteizmi İlk Çağ Stalinizmidir.
Biçim açısından yüzeysel olmak, derin olmaktan daha zordur. İlk olarak, birçok bilgi gerekir; ikinci olaraksa; yeteneklerin basit bir uyumsuzluğu. Kültür küçük farktır: derinlik ve yoğunluk. Yapay bir ölçünün bulunmadığı insan zekâsı gerçekliğin ayakları altında çiğnenir. Bu barbarlığın başka bir tarzıdır.
Delilik belki de artık iyileşmeyen bir acıdır.
Bir düşüncenin derinliği; göze aldığı tehlikenin boyutudur: ya düşüncenin mimarı olarak ölürüz ya da düşünmekten vazgeçeriz.
Bir baltaya sap olamamış ülkeler kaderin muğlâklığına saplanırlar. Doğmayı kendimiz seçemediğimizden “yurt” fikri kuşkulu belirsizliklerin bir dile gelmezliği; ne etnik, ne duygusal ne de coğrafi yanıt bulamayan bir soru işaretidir: ?
Olduğumuz ve olmuş olduğumuz şeyi artık olamayız.
Başkalarının omuzlarını basarak yükselen bir insan, aşağıdakilerden daha az özgürdür: yeteneklerine ve ihtiraslarına perçinlenmiş, yetilerinin esiri olmuştur; masraflarını başkalarından çıkarır, selameti pahasına onlara değer verir. Biri ya da bir şey olma mecburiyetindeki kimse özgür olmamıştır.
Kendimi Tanrı sanmak, Tanrı’ya inanmaktan daha kolay geliyor.
Hiçbir şey kendinden hoşnut olmadığı sürece kaybolmaz.
Özgürlük insanın ensesine geçirilen ağır bir boyunduruktur.
Aklımı yitirmek istemiyorum, ama yine de ona mukayyet olabilecek yeterince bayağılık var.
Dünyanın sonu Tanrı düşüncesinin bizzat kendisi zayi olduğunda gerçekleşir. -Peyderpey nisyan ederek- insan önce geçmişini, sonra da kendisini ortadan kaldırır.
Bilgeliği yurtseverlikten başka hiçbir şey yaralayamaz.
Kötülük bizim cazibeli düşüncemiz; yenilgiyse büyüklüğümüzdür.
Bozgunculuğun tek doğru yolu özgürlükten geçer.
Sonuna dek yalnızlığın gururunu yaşayanın artık tek bir rakibi vardır: Tanrı.
Ne derindir ne de gerçektir gizlenen şey; beş para etmez duygular gücünü buradan alır.
Ben arzuları kurumuş bir Sahra, gülden bir sandukayım.
Yozlaşma ve içgüdüsel hiççilik insanı duyum inancına zorlar. Hiçbir şeye inanmadığımız zaman duyular imanlaşmaya başlar. Mide gâiyyeti… Çürüme, gastronomiden ayrılamaz.
Gerçeğe inanan saf; inanmayansa ahmaktır. Tek doğru yol usturanın ağzından geçer.
-Saçma- eylem en yüksek özgürlüğün ifadesidir.
Yaptığımız bir şey ummayı bırakır.
En büyük hayallerden birisi hayatın ölümün esiri olduğunu unutmaktan ibarettir.
Düşünmek, bir yıkıma hazırlanmaktır.
Barbarlığın yurt özlemi uygarlığın son kelimesidir; hatta kuşkuculuğun.
Mutluluğun belirtileri: canlılık, berraklık, temizlik, duruluk.
Derebeylik döneminde köleler katedralleri inşa ediyordu; özgür oldular, artık korku inşa ediyorlar.
Cani bir ruhu olmayan bir şehirli düşünebiliyor musunuz?
Bu beden ‘işkenceci’ kelimesinin ne anlama geldiğini anlamamıza yardımcı olmuyorsa neye yarar?
Bütün ümitsizlikler Tanrı’ya bir ihtardır.
Özgürlük, şeytani bir ahlâk yasasıdır.
Olağanüstü olansa, her günün bize yok olmak için yeni bir neden sunmasıdır.
Cehennem, sonsuzluk için zamana mahkûm edildiğimiz bir yerdir.
Can sıkıcı bir insan canını sıkmayı beceremez.
Antik Çağ Filozofları arasında, insanları aşağılamayı en iyi bilen belki de Epikür’dür. Övmek için iyi bir neden.
Yaşayan her şey kendini gösterir ve bir arzu içinde kendini inkâr eder.
Freud’dan her zaman kuşkulansam da, onu dikkate alan babam olmuştur: anneme rüyalarını anlatır ve böylelikle bütün sabahlarımı berbat ederdi.
Fikirler ölü ezgilerdir.
Selamet kişi zamirinin ortadan kalkmasıdır.
Bir yazar için ana dilini değiştirmesi, bir sözlükle aşk mektubu yazmasına benzer.
Bir ülke üzerinde değil, bir dil üzerinde yaşıyoruz. Bir yurt bundan başka bir şey değildir.
Öngörü hayata karşı bir aşıdır.
Hiçbir şey gösterişsiz değildir, bir cesedin görünüşü bile.
Ölüm; herkesin bildiği bir ağırbaşlılık.
Bir şeyin kaynağına dönme isteği, ölme arzusunu derinleştirir.
Hayat, Tanrı’nın bir takma adı mı?
İnsan ölümü kabullenir, ama ölüm ‘an’ını kabullenemez. ‘An’sızın ölmek, ölmek zorunda olmaktan daha büyük bir meçhuldür.
Her şeyin kökü kazınmalı, intiharın bile.
Ne zaman: Tanrı! diye feryat etsem, feryadımın boşluğu var oluyor. Bu kâfi: daha fazla ne isteyebilirim?
Sırlarımıza saplanıp onları deştikçe; sıkıntıdan huzursuzluğa, huzursuzluktansa korkuya hapsoluruz. Kendini bilmek her zaman pahalıya mal olur. Bilmek, anlıktır. İnsan dibe vurduğunda yaşamaya artık tenezzül etmez. Bilinen bir evrende hiçbir şeyin anlamı yoktur, bu delilik olmasa da.
Olmayı yadsıdığımız birisi kadar asla olamayız.
Kimse doğum felaketinden kurtulamaz, hepimiz büyük bir yara alırız. Böylelikle bir gün iyileşme ümidiyle hayatı kabul eder, sıkıntılara katlanırız. Yıllar geçip gider, yaranın izi hâlâ yerinde kalır.
Normal görünmek veya sağlığımızı koruyabilmek için kendimizi olgunluğa değil çocukluğa uydururuz. Yeryüzü tarafından ihanete uğrar, gözyaşı dökmek isteriz. Nedir bu yüreklilik göstermeyip de acınacak hâlimizi istemek?
Esrik arzularınızla mest olun. Bıkkınlığı, çaresizce vazgeçiş eğilimlerini, dönüşsüz ayrılıkları unutun. Perişanlığa, çetin anlara gardınızı alın, varlığınızın yollarını kapatanlardan sakının.
Read On 0 yorum

Kıskançlık

Çarşamba, Nisan 18, 2012
KISKANÇLIK: "Aşkta doğan ve sevilen kişinin başka birini yeğlemesi korkusunun
ürünü olan duygu" (Littré).


1. Romanın (Werther) kıskancı Werther değildir; Frederika'nın nişanlısı Herr
Schimidt'tir, kızgın adamdır. Werther'in kıskançlığı düşünceyle değil,
imgelerle gelir (Albert'in kolunu Charlotte'un beline doladığını görmek(.
Çünkü ruhbilimsel değil, trajik bir yönelim söz konusudur (kitabın güzelliği
de buradadır). Werther, Albert'ten nefret etmez; yalnızca, Albert arzulanan
yerdedir: bir karşıttır (sözcüğün tam anlamıyla rakiptir), bir düşman değil:
"iğrenç" değildir. Willhelm'e yazdığı mektuplarda, Werther pek kıskanç
görünmez. Ancak açılma bırakılıp sa son anlatıya geçildiği zaman, rakiplik
keskin, acı oluverir, sanki kıskançlık sırf şu "ben"den "o"ya, düşsel
(ötekiyle dolmuş) bir söylemden Öteki'nin bir söylemine geçişte
gerçekleşiyormuş gibi - Anlatı yontusal sesidir onun.


Proust'un anlatıcısının Werther'le pek ortak yanı yoktur. Aşık mıdır bir kez?
O yalnızca kıskançtır; "aysıl" hiçbir yanı yoktur - Anne'yi (büyükanneyi)
aşıkça sevdiği zamanı saymazsak.


2. Werther şu imgeye kapılır: Charlotte dilim dilim reçelli ekmek kesip
kardeşlerine dağıtır. Charlotte bir pastadır ve bu pasta bölüşülür: herkese
kendi dilimi: yalnız değilim - hiçbir şeyde yalnız değilim, kardeşlerim,
kızkardeşlerim var, bölüşmeliyim, bölüşmenin önünde eğilmeliyim: yazgı
tanrıçaları aynı zamanda Bölüşme tanrıçaları, Moirai değil midir - sonuncusu
da Muette, Ölüm değil midir? Üstelik, sevilen varlığın bölüşülmesini kabul
etmezsem, kusursuzluğunu yadsımış olurum, çünkü kusursuzluk bölüşülmelidir:
Melitta kusursuz olduğu için bölüşülür, Hyperion bundan acı çeker: "Kederim
gerçekten sınırsızdı. Uzaklaşmak zorunda kaldım." Böylece, iki kez acı
çekerim: bölüşmenin kendisinden, bir de bunun soyluluğuna katlanamayışımdan.




3. "Sevdiğim zaman, sevgi dışında her şeyi dışlarım," der Freud (burada
normalliğin örneği olarak ele alacağız onu). Kıskanç olmak kurala uygundur.
Kıskançlığı yadsımak ("kusursuz olmak") yasayı çiğnemektir öyleyse. Züleyha
Yusuf'u baştan çıkarmaya kalkmış ve kocası buna kızmamıştır; skandalın bir
açıklaması olması gerekir: olay Mısır'da geçer ve Mısır kıskançlığı yasaklayan
bir burcun, İkizler'in altındadır. (Tersine çevrilmiş kuralcılık: insan artık
kıskanç değildir, dışlayıcılar mahkum edilir, birkaç kişi birlikte yaşanır,
vb. -Hatta!- durumun gerçekten ne olduğunu görsem: kıskanç olmanın utancıyla
artık kıskanç olmamaya çalışsam? Kıskançlık çirkindir, burjuvalara yaraşır:
yakışıksız bir ilgi, bir "gayretkeşliktir" , biz de gayretkeşliği yadsırız.)


4. Kıskanç olarak, dört kez acı çekerim: kıskanç olduğum için, kıskançlığımdan
dolayı kendimi suçladığım için, kıskançlığımın ötekini incitmesinden korktuğum
için, bir bayağılığın beni tutsak etmesine boyun eğdiğim için: dışarıda
bırakıldığım, saldırgan olduğum, deli olduğum ve sıradan olduğum için acı
çekerim.
Read On 0 yorum

Katlanılmaz

Çarşamba, Nisan 18, 2012
KATLANILMAZ: Aşk acılarının üst üste yığıldığı duygusu şu haykırışla patlar:
"Bu böyle süremez."


1. Romanın (Genç Werther'in Acıları, Goethe) sonunda, Werther'in intiharını
çabuklaştıracak bir sözle, Charlotte (onun da sorunları vardır) "bunun böyle
süremeyeceğini" saptar. Werther de söyleyebilirdi bu sözü, hem de çok daha
önce söyleyebilirdi, çünkü, karşılaşmanın büyüsü geçer geçmez, dayanılmaz
olmak aşk durumunun değişmez özelliğidir. Bir iblis zamanı, olgunlaşmayı,
eytişimi yadsır ve her dakika "bu böyle süremez!" der durur. -Gene de sürer bu
iş, sonsuza dek olmasa bile, uzun zaman sürer. Öyleyse aşkta sabırlılığın
çıkış noktası kendi kendini yadsımaktır: ne bir bekleyişten, ne bir
güçlülükten, ne bir kurnazlıktan, ne de bir gözüpeklikten kaynaklanır; ne
denli keskinse o denli sağlam kalan bir mutsuzluktur; bir sarsıntılar dizisi,
kendi kendime yinelemeyi -gözüpekçe- sona erdirmeye karar verdiğimi
belirtişimin (gülünç) yinelenişi; bir sabırsızlığın sabrıdır.
("Mantıklı" duygu: Her şey düzelir - ama hiçbir şey sürmez.
"Aşk" duygusu: Hiçbir şey düzelmez - gene de sürer.)




2. Katlanılmaz'ı saptamak: bu haykırış da bir kazanç sağlar: kendi kendime, bu
durumdan ne pahasına olursa olsun çıkmam gereğini belirtirken, Karar'ın,
Eylem'in, Kurtuluş'un savaş tiyatrosunu kurarım içimde. "Coşku"
sabırsızlığımın ikincil kazancı gibidir; onunla beslenir, oraya yan gelip
yatarım. Hep "sanatçı"yımdır, biçimin kendisini bir içerik yaparım. Acılı bir
çözüm (vazgeçmek, gitmek, vb.) tasarlayarak, benliğimde kurtuluşun coşkulu
düşünü çınlatırım: elçekmenin (dostluktan değil, aşktan elçekmenin yenilgisi
sarar varlığımı ve o zaman neyi kurban etmem gerektiğini unutuveririm:
yalnızca çılgınlığımdır kurban edeceğim, o da, konumu gereği, özveri
gerektirmez: deliliğini birine "kurban eden" bir deli görülmüş mü? Şimdilik,
elçekmede yalnızca soylu, tiyatromsu bir biçim görürüm, bu da onu İmgelik'imin
surları arasında tutmaktır gene.


3. Coşku geçtiği zaman, en basit felsefeyle yetinmek durumunda kalırım:
katlanma felsefesiyle (gerçek yorgunlukların doğal boyutu). Uymadan katlanır,
savaşmaya alışmadan direnirim: hep şaşkınımdır, hiçbir zaman cesaretim
kırılmamıştır; bir Daruma bebeği, durmadan şaplak yiyen, ama içindeki bir
düzen (ama benim düzenim nedir? Aşkın "gücü" mü?) yardımıyla "sonunda" gene
doğrulan bacaksız bir hacıyatmazımdır. Bu Japon bebeklerine eşlik eden bir
halk şiiri de bunu söyler:


"Böyledir yaşam
Düşersin yedi kez
Kalkarsın sekiz kez."
Read On 0 yorum

Seni Seviyorum

Çarşamba, Nisan 18, 2012
SENİ SEVİYORUM: Beti aşk bildirimine, açılmaya göndermez, aşk çığlığının
durmadan yinelenmesine gönderir.


1. İlk açılma geçtikten sonra, "seni seviyorum"un hiçbir anlamı yoktur artık;
yalnızca gizemli bir biçimde, öylesine boş görünür, ilk bildiriyi (o da bu
sözcüklerle gerçekleştirilmemiştir belki) yinelemekle kalır. Her türlü
belirginliğin dışında yinelerim onu; dilin dışına çıkar, öyle sürüklenir,
nereye?


Anlatımı gülmeden parçalarına ayıramam. Daha neler! Bir yanda "ben" olacağım,
bir yanda "sen", ortada da "mantıklı" (sözlüksel olduğuna göre) bir sevgi
bağı. Böyle bir ayrıştırmanın, dilbilim kuramına uygun olmakla birlikte, tek
bir devinimle dışarı "atılanı" ne denli bozup değiştirdiğini kim sezmez?
"Sevmek" mastar durumunda yoktur (üstdilsel yapıntıyla vardır yalnız): özne ve
nesne onun söylendiği anda sözcüğe dökülür, "seni-seviyorum" da örneğin
Macarca'da olduğu gibi tek bir sözcükle işitilmelidir (burada da okunmalıdır):
"szeretlek"; sanki Fransızca güzelim çözümsel erdemini yadsıyarak, bitişimli
bir dil olmuş gibi (burada söz konusu olan da bitişimlilik ya). Bu kitleyi en
ufak sözdizimsel bozulma çökertiverir; bir bakıma sözdizim dışıdır ve hiçbir
yapısal dönüşüme gelmez; düzenlenimleri aynı anlamı verse bile, hiçbir
bakımdan yerine konulanlarla eşdeğerde değildir; belki de hiçbir zaman "onu
seviyorum"a geçemeden günler boyu "seni-seviyorum" diyebilirim: ötekini bir
sözdizimden, bir söylevden, bir dilden geçirmemek için direnirim
(seni-seviyorum'un biricik yükselme biçimi onu sert söylemek, ona bir önadın
açılımını vermektir: "Ariane, seni seviyorum," der Dionysios (Nietzsche)).


2. Seni seviyorum'un belli bir kullanımı yoktur. Bu sözcük, tıpkı bir
çocuğunki gibi, hiçbir toplumsal zorunluğa bağlanmaz; yüce, görkemli, hafif
bir sözcük olabilir, kösnül, müstehcen olabilir. Toplumsal açıdan serseri bir
sözcüktür.


Seni seviyorum'da ince ayrımlar yoktur. Açıklamaları, düzenlemeleri,
aşamaları, kuşkuları siler. Bir anlamda -dilin şaşkınlık veren çelişkisi-,
seni seviyorum demek, söz tiyatrosu diye bir şey yokmuş gibi davranmaktır, ve
bu sözcük her zaman "gerçek"tir (söylenmesinden başka göndergesi yoktur: bir
"gerçekleştirici" sözcüktür).


Seni seviyorum'un başka bir yeri yoktur. "Dyade"ın (annece, aşıkça)
sözcüğüdür: bu sözde hiçbir uzaklık, hiçbir biçimsizlik göstergeyi bölmez;
hiçbir şeyin eğretilemesi değildir.


Seni seviyorum bir tümce değildir: bir anlam iletmez, bir uç duruma yapışır:
"öznenin ötekiyle kurgusal bir bağıntısına asılı olduğu duruma" (Lacan). Bir
sözcük-tümcedir.


(Milyarlarca kez söylenmekle birlkite, seni seviyorum sözlük-dışıdır: tanımı
başlığını aşamayan bir betidir.)


3. Sözcük (tümce-sözcük) ancak kendisini söylediğim anda anlam taşır: dolaysız
söylenişinden başka hiçbir bilgi iletmez: hiçbir anlam dağarcığı yoktur. Her
şey söylenişindedir: bir "formül"dür, ama bu "formül" hiçbir töremin karşılığı
değildir: seni seviyorum dediğim durumlar sınıflandırılamaz: seni seviyorum
bastırılamaz, kestirilemez. Öyleyse bu tuhaf varlık, bu itkiye bağlanamayacak
ölçüde tümcemsi, tümceye bağlanamayacak ölçüde tümcemsi, tümceye
bağlanamayacak ölçüde çığlıksı dil yapaylığı hangi dilbilimsel düzene girer?
Ne tümüyle bir sözcedir (burada hiçbir bildiri donmamış, depolanmamış,
mumyalanmamış, açımlamaya hazırlanmamıştır), ne de tümüyle sözcelem (özne
konuşmacıların konumu nedeniyle çekingenliğe düşmez). Buna bir "haykırma"
denilebilir. Haykırmanın bilimde yeri yoktur: seni seviyorum ne dilbilime
girer, ne göstergebilime. Durumu (bundan yola çıkarak onu konuşabilirdik) daha
çok Müziğin durumu olabilir. Şarkıda olduğu gibi, seni seviyorum'un
haykırılmasında, arzu ne (sözcede olduğu gibi) bastırılmış, ne de (sözcelemde
olduğu gibi, beklemediğimiz yerde) benimsenmiştir, yalnızca: doyumuna
varılmıştır. Doyum söylenmez; ama konuşur ve seni seviyorum der.


4. Seni seviyorum'a verilen değişik kibar yanıtlar olabilir: "ben sevmiyorum",
"inanmıyorum", "ne diye söylemeli?", vb. Ama gerçek yadsıma, "yanıt yok"tur:
yalnızca isteyici olarak değil, konuşan özne olarak (konuşan özne olarak, hiç
değilse kalıplara egemen olabilirim) da yadsınırsam, daha kesin biçimde
hiçlenmiş olurum; yoksanan isteğim değil, varlığımın son kıvrımı olan
dilimdir; istemeye gelince, bekleyebilirim, yineleyebilirim, yeniden
sunabilirim; ama, sorma gücünden yoksun kalınca, ölü gibiyimdir, bir daha
dirilmemesiye. Anne, Proust'un küçük anlatıcısına, Françoise aracılığıyla,
"Yanıt yok" der, küçük anlatıcı o zaman kendini sevgilisinin kapıcısının geri
çevirdiği "metres"le özdeşleştirir: Anne yasak değildir, yitirilmiştir ve ben
çıldırırım.


5. Seni seviyorum. - Ben de.
"Ben de" kusursuz bir yanıt değildir, öyle ya, kusursuz olan ancak biçimsel
olabilir, burada da biçim zayıftır, haykırışı sözcüğü sözcüğüne yinelemez -
sözcüğü sözcüğünelik de haykırışa özgüdür. Bununla birlikte, düşselleştirilmiş
biçimiyle, bu yanıt bütün bir sevinç söylemini başlatmaya yeter: yön
değiştirmeyle fışkırdığı için sevinç daha güçlüdür: Saint-Preux, gururlu
birkaç yadsımadan sonra, birdenbire, Julie'nin kendisini sevdiğini anlar.
Uslamlamayla, ağır hazırlıklarla değil, şaşırtıyla, uyanışla (satori), yön
değişimiyle gelen, çılgın gerçektir bu. Proust'taki çocuk -annesinin gelip
odasında yatmasını isterken - "ben de"yi elde etmek ister: "delice", bir deli
gibi ister bunu; o da bir tersine dönüşle, Baba'nın bir anlık kararıyla elde
eder bunu: Baba Ana'yı kendisine verir (Françoise'ya söyle de büyük yatağı
hazırlasın sana, bu gece onun yanında yat").


6. "Görgül olarak" olanaksız olanı düşselleştiririm: ikimizin haykırışı "aynı
zamanda" gerçekleşsin: sanki ona bağlıymış gibi biri ötekini izlemesin.
Haykırış bölünemez: yalnızca iki gücün içinde birleştiği (ayrılmış, ileriye ya
da geriye alınmış olsalar, sıradan bir uyumu aşmazlardı) "tek bir şimşek" uyar
ona. Öyle ya, "tek şimşek" şu işitilmedik şeyi: her türlü hesabın hiçlenmseini
gerçekleştirir. Değişim, verme, çalma (ekonominin bilinen tek biçimleri) her
biri kendine göre ayrışık nesneler ve ayrı bir zaman gerektirir: başka bir şey
karşılığında arzum -ve her zaman bir anlaşma hazırlığı süresi gerekir buna.
Aynı zamanda haykırma, örnekçesi toplumsal olarak bilinmedik, düşünülmez olan
bir devinim getirir: ne değişim, ne verme, ne çalma, çapraz ateş biçiminde
fışkıran haykırmamız, hiçbir yere düşmeyen ve paylaşılmışlığı bile her türlü
sakınım düşüncesini yok eden bir harcamayı belirtir: birbirimiz aracılığıyla
salt özdekçiliğe gireriz.


7. "Ben de" bir değişinimi başlatır: eski kurallar düşer, her şey olanaklıdır
-hatta, o zaman, şu: seni ele geçirmekten vazgeçmeliyim.
Kısacası, bir devrim - belki siyasal devrimden çok da uzak değil: çünkü, her
iki durumda da, düşünü kurduğum salt Yeni'dir: reformculuk (aşkta) beni hiç
çekmiyor. Sonra, çelişkinin son noktası, bu arı mı arı Yeni, kalıpların en
çiğnenmiş ucundadır (daha dün akşam, Sagan'ın bir oyununda söyleniyordu: her
iki akşamda bir, TV'de, söylenir: "seni seviyorum").


8. - Peki, ya "seni seviyorum"u yorumlamasaydım? Ya haykırmayı belirtinin
berisinde tutsaydım?
- Tüm sorumluluk üzerimizde olmak üzere: aşığın acısının, bu acıdan
kurtulma zorunluluğunun katlanılmaz olduğunu yüz kez yinelemediniz mi?
"İyileşmek" istiyorsanız, belirtilere inanmanız gerekir, seni-seviyorum'a
inanmak da bunlardan biridir; iyi yorumlamak, yani, sonuçta, "değerden
düşürmek" gerekir.
- Sonunda acı konusunda ne düşünmeliyiz? Onu nasıl düşünmeliyiz? Nasıl
değerlendirmeliyiz? Acı ille de kötünün yanında mıdır? Aşk acısı yalnızca
tepkisel, küçümseyici bir tutuma bağlanmaz mı (yasağa uymak gerekir)
(Nietzsche)? Değerlendirmeyi tersine çevirerek trajik bir aşka cısı, trajik
bir "seni seviyorum" kesinlemesi tasarlanabilir mi? Ve aşk (aşık) Etken
burcuna bağlanırsa (yeniden bağlanırsa)?


9. Buradan, yeni bir "seni seviyorum" görüşü. Bir belirti değil, bir eylemdir.
Sen yanıt veresin diye söylerim, ve yanıtın kuruntulu biçimi (mektupp) bir
"formül" gibi gerçek bir değer kazanacaktır. Öyleyse ötekinin olumlu da olsa
("ben de") bana basit bir gösterilenle yanıt vermesi yeterli değildir;
seslenilen öznenin kendisine uzattığım "seni seviyorum"u dile getirmesi,
haykırması gerekir: "Seni seviyorum", der Pelléas. -Ben de seni seviyorum, der
Mélisande.


Pelléas'ın zorlayıcı dileği (Mélisande'ın yanıtının TAM istediği yanıt olduğu
varsayılırsa; ama hemen sonra öldüğüne göre, böyle olması olanaklıdır), aşık
özne için yalnızca kendisi de sevilmek, bunu bilmek, bundan kuşkusu kalmamak,
vb. (gösterilen düzlemini aşmayan bütün işlemler) zorunluluğundan değil;
kendisininki kadar olumlu, tam, açık bir biçim içinde "kendine söylendiğini
işitmek" zorunluluğundan yola çıkar; istediğim, tam yerinde, tümüyle, sözcüğü
sözcüğüne, kaçışsız olarak aşk sözcüğünün formülünü, anaörneğini almaktır: hiç
mi hiç sözdizimsel kaçamak, hiç mi hiç çeşitleme olmamasıdır: iki sözcük tüm
olarak, göstereni gösterenine denk biçimde birbirine karşılık vermelidir ("ben
de" sözcük-tümcenin tam karşıtı olabilir); önemli olan, sözcüğün cisimsel,
bedensel, dudaksal haykırmasıdır: aç dudaklarını da çıkar şunu (müstehcen ol).
Benim istediğim, çılgıncasına, "sözcüğü elde etmek"tir. Büyülü, söylensel mi?
Hayvan -çirkinliği içinde büyülenmiştir- Güzel'i sever; Güzel -söylemeye bile
gerek yok- Hayvan'ı sevmez, ama, sonunda, yenilince (neyle olduğu önemli
değil: Hayvan'la "konuşmaları" sonunda diyelim), ona büyülü sözü söyler: "Sizi
seviyorum, Hayvan"; ve, hemen o anda, bir harp vuruşunun görkemli patlayışının
içinden, yeni bir özne belirir. Bu öykü çok mu eski (Ravel - The Beauty and
the Beast, Ma Mère l'Oye)? İşte bir başkası: bir adam karısının kendisini
bırakmış olmasından acı çeker; geri dönmesini ister, kendisine -tam da- seni
seviyorum demesini ister, o da sözcüğün ardından koşar; sonunda, kadın ona bu
sözü söyler: adam bunun üzerine bayılır: bu bir 1975 yılı filminin öyküsüdür.
Sonra, gene, söylen: Uçan Hollandalı sözcüğün ardında, başıboş dolaşır; bunu
(sadıklık yeminiyle) elde ederse, başıboş dolaşması sona erecektir (söylen
için önemli olan, sadıklığın egemenliği değil, haykırılması, şarkısıdır).


10. Görülmedik karşılaşma (Alman dili içinde): iki kesinleme için tek bir
sözcük (Bejahung): biri (ruhçözümleyimin bulduğu), değer düşümüne adanmıştır
(bilinçdışına ulaşabilmesi için çocuğun ilk kesinlemesi yoksanmalıdır); öteki
(Nietzsche'nin getirdiği), güç istemi biçimi (ruhbilimsel hiçbir yanı yoktur,
hele toplumsal yanı hiç yoktur), farklılık üretimidir; bu kesinlemenin "evet"i
günahsızlaşıverir (tepkiseli içine alır): bu da "amin"dir.
"Seni seviyorum" etkendir. Güç olarak kesinlenir - başka güçlere karşı.
Hangilerine? Dünyanın hepsi de değerden düşürücü olan binlerce gücüne (bilim,
inanç, gerçek, us, vb.). Yada: dile karşı. Amin'in dilin sınırında bulunduğu,
dil dizgesiyle ortaklığı olmadığı, onu "tepkisel kılıf"ından sıyırdığı gibi,
aşk haykırması (seni seviyorum) da sözdiziminin sınırında durur, yineleyime
kucak açar (seni seviyorum demek seni seviyorum demektir), Tümce'nin
köleliğinden uzak durur (yalnızca bir sözcük tümcedir). Haykırı olarak, seni
seviyorum bir gösterge değildir, göstergelere karşı işler. Seni seviyorum
demeyen (dudaklarının arasından seni seviyorum geçmek istemeyen) kişi, aşkın
belirsiz, kuşkucu, cimri, sayısız göstergelerini, belirtilerini, "kanıtlar"ını
(deviniler, bakışlar, iççekişler, anıştırmalar, eksiltiler) üretmeye
yargılıdır; kendini "yorumlattırmak" zorundadır; aşk göstergelerinin tepkisel
durumunun egemenliğinde, "her şeyi söylemesiyle" dilin köle evrenine düşmüştür
(köle, dili kesilmiş olan, ancak şarkı, anlatım, yüzün görünüşüyle konuşabilen
kişidir).


Aşkın "göstergeler"i uçsuz bucaksız bir tepkisel yazını besler: aşk
"canlandırılır", bir görünüşler estetiğine bırakılır (sonuç olarak bütün aşk
romanlarını Apollan yazar). Karşı-gösterge olarak, seni seviyorum Dionysios'un
yanındadır: acı yoksanmamıştır (yakınma, tiksinti, hınç bile), ama,
haykırıyla, içselleştirilmemiştir: seni seviyorum demek (bunu yinelemek),
tepkiseli dışarı atmak, onu göstergelerin -sözün dolambaçlı yollarının (ama
durmamacasına geçerim bu dolambaçlı yollardan)- sağır ve sızlanan dünyasına
yollamaktır. Haykırı olarak, seni seviyorum harcamanın yanındadır. Sözcüğün
haykırısını isteyenler (içliler, yalancılar, serseriler) Harcama özneleridir:
bir yerde tutulması saygısızlıkmış (bayağılıkmış) gibi sözcüğü harcarlar;
dilin uç sınırında, dilin kendisinin (bunu ondan başka kim yapardı ki?)
güvencesiz olduğunu kabul ettiği, ağsız çalıştığı yerdedirler.
Read On 0 yorum

Geyikli Gece

Çarşamba, Nisan 18, 2012
Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk


Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak


Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık


Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden


"Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı"
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli


Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor


Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ısıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastır'da oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında


Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mi diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı ayrı olduğumuzdandı


Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk


"Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ayışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben"
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
"Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum"


Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.
Read On 0 yorum

Ölüm ve Zaman

Çarşamba, Nisan 18, 2012
“İnsan aynı zamanda (Da) [orası/orada/ora/oralı] olandır.* çünkü varlığı böyle yükümlülüğüne alma insanın soyut değil somut bir özelliğidir. Ora [Da] dünyada ora olmanın biçimidir, bu da varlık üzerine sorgulamayla gerçekleşir.”

“Sobald ein Mensch zum Leben kommt, sogleich ist er alt genug zu sterben”:

“Bir insan dünyaya gelir gelmez artık ölmek için yeteri kadar ihtiyardır.”*

Olmak zorunda olmak ölmek zorunda olmaktır.

*Der Ackermann aus Böhmen’den alıntı; Heidegger, a.g.y

Ölüm zamanda bir yerde değildir, ama zaman kökensel bir şekilde, zu sein [olmak], yani zu sterben [ölmek] içindir.

“Ölümü biliriz ama onu düşünemeyiz; onu düşünemeden biliriz.”

“Ölümle ötekinin yüzünde karşılaşırız.”

“İnsan varoluşundaki (ya da Da-sein) Da üç yapı özelliği ile tanımlanabilir:

-kendi önünde olmak (tasarı),

-daha baştan ve daima dünyada olmak (olumsallık),

-yakınlığında olma olarak dünyada olmak (şeylerin yakınlığında olmak, dünyanın içerisinde rastlanılan şeylerin yakınlığında olmak)

Bu kaygının yapısıdır, burada sadece Dasein’da yer alan ilişkilerden yola çıkarak betimlenen bir zamansallığa gönderme vardır.”

Zaman ; tasarı – gelecek

Daha baştan ve daima – geçmiş

Yakınlığında – şimdiki zaman
Read On 0 yorum

Bir Aşk Söyleminden Parçalar

Cumartesi, Nisan 14, 2012
" Benim için ilginç olan gözlerimi yalnız sana baktıkları zaman görmektir. "
***
" İnsan sevdiği şeyleri anlatmakta hep başarısız olur."
***
" Yaşam küçük yalnızlık darbelerinden oluşur."
***
"- aşık mıyım?
 - evet, beklediğime göre.

aşığın kaçınılmaz kimliği budur: ben bekleyenim."
***
" Dil ne gericidir, ne de ilerici; yalnızca faşisttir; çünkü faşizm söylemeyi engellemek değil, söylemeye zorlamaktır."
***
"aşkı bilmek isterim fakat tam bu sırada içinde olduğumdan onu bir varoluş olarak algılarım,aşk, karşı tarafın sunduğu tüm olguları, incelenmesi,yorumlanması gereken birer gösterge olarak algılamamı gerektirir.ona karşıdan bakamam çünkü aşkın yanlış yerindeyimdir, "en göz kamaştırıcı " yerinde."
Read On 0 yorum

Marx'ın Üç Sözü

Cuma, Nisan 13, 2012
Marks’ta, yine kendisinden, Marks’tan kaynaklanan, biçimlenen, güç kazanan üç türlü söz vardır; bunların üçü de gerekli ama yine de ayrıdır. Birbirlerine karşı gelmez de sanki yan yanadırlar. Onları birarada tutan dağınıklığa birçok dilek karşılık gelir. Öyle ki Marks’tan sonra kim konuşursa konuşsun, kim yazarsa yazsın, kendini bu duruma boyun eğmek zorunda hisseder. Bunu beceremezse de her şeyin dışında kaldığını, eksikliğini duyar.




1-Bu sözlerden birincisi dolaysızdır ama uzundur. Bu söz aracılığı ile Marks bir düşünce yazarı olarak ortaya çıkar. Bir anlamda gelenekten gelmekte, felsefe logos’unu kullanmakta . Hegel’den alınsın alınmasın (bunun önemi yoktur) temel birtakım adları yardıma çağırmakta ve kendini düşünce alanında açmaktadır. Ama öte yandan uzun sayılır bu yol çünkü logosun tarihi onda yeniden yazılır. Ama bir yandan da dolaysızdır, çünkü sadece söyleyeceği bir şeyinin olmasının yanında aynı zamanda söylediği şey yanıttır. Bir dizi yanıt biçiminde kaydedilir. Biçimsel olarak kesindir. Uç yanıtlar verir. Bunlar tarih tarafından gündeme getirilir ama ancak tarihin durduğu ya da kırıldığı anda hakikat değerini alabilirler. Yanıtlar ortadadır –yabancılaşma, gereksinmenin önceliği, tarihin maddi pratik süreci, insanın bütün olarak ele alınması- ama yanıtladığı sorular belirsiz kalmış kesinliklerinden uzaklaşmışlardır: günümüzün ya da dünün okuyucusunun kendine göre böyle bir soru yokluğunu yorumlamasına göre –böylece aslında daha da boşaltılması gereken bir boşluğu dolduran- Marks’ın bu sözü kimi zaman bir hümanizma hatta bir tarihçilik kimi zaman da dinsizlik, antihümanizma hatta bir nihilizm olarak anlaşılır.




2-İkinci söz politiktir: kısadır ve dolaysızdır, kısadan da fazlasıdır, dolaysızdan da fazladır, çünkü söz kısa devreye sokar. Bir anlam taşımaz. Bir çağrı bir şiddet bir kırılma kararıdır. Söylediği bir şey yoktur aslında, müjdelediğinin acelesiyle özdeşleşir, sabırsız ve hep aşırı bir titizliğe bağlanır. Değil mi ki aşırılık onun tek ölçüsüdür, kavgaya çağırır hatta -bunu çok kolay unutuyoruz- “devrimci terör”ü önkoşul olarak görür, “sürekli devrim”i tavsiye der, devrimi hep içeriden gerçekleşecek bir şey olarak görür, bir vade sonunda bir gereklilik olarak değil, çünkü devrimin en önemli özelliği, eğer zamanı açıyor ve boydan boya kat ediyorsa, vade filan sunmamasıdır, hep şimdide bir titizlik olarak kendini yaşatmak ister.




3-Üçüncü söz dolaylıdır, en uzunu budur, bilimin sözüdür. Bu açıdan Marks bilginin diğer temsilcileri tarafından tanınan saygı duyulan biridir. Bu durumda o bilim adamıdır, bilim adamının etiğine uymayı kabullenir, ve her türlü eleştiriye açıktır. Kendine ilke olarak “de omnibus dubitandum, “her şeyden kuşkulanırım”ı almış olan Marks’tır ve şöyle buyur: “Bilimi bilim dışı, bilme yabancı çıkarlara alet eden kişiye alçak derim”. Yine de Kapital (Sermaye) özünde devrimci bir yapıttır, bilimsel nesnellik yollarıyla zorunlu bir devrime götürdüğünden değil, tam da formülünü vermeden bilim düşüncesini bile sarsan bir teorik düşünce tarzını gündeme getirdiği için böyledir. Ne düşünce ne bilim Marks’ın yapıtından sonra aynı olabilir, bu değişimi en uç anlamıyla düşünmek gerekir. Bilim kendi kendini yani bilimi kökten bir değişime uğratma yeridir, pratikte gündeme gelen bir dönüşümün teorisi olduğu gibi aynı zamanda bu pratiğin içerisine sürekli bir teoriye bir dönüşümü sağlar.


Bu düşünceleri burada bırakarak daha fazla geliştirmeyelim. Marks örneği şunu anlamamıza yardım eder. Yazıya dayalı söz sürekli karşı gelme sözü olduğu için bir yandan kendini sürekli geliştirir, öte yandan ise kendi kendisinden çoğul biçimlerde kırılır. Komünist söz her zaman hem suskun hem şiddetlidir, hem politik hem bilimseldir hem dolaylı hem dolaysız hem bütün hem parçalanmış hem uzun süreli hem de neredeyse anlıktır. Bu diller Marks’ta birbirine çarpıp birbirinden ayrılır ve kopar. Marks onlarda rahat edemez. Aynı amaca doğru yönelseler de birbirlerine çevrilemez; onların zaman içerisinde çağdaş olmalarını önler. Öyle ki indirgenemez bir bükülme etkisi üreterek onu okumaya (pratiğini yapmaya) soyunanları sonu gelmez bir yeniden düzenlemeye iter.




*


“Bilim” sözcüğü yeniden bir anahtar sözcük haline gelmiştir. Tamam kabul edelim. Ama şunu da söylemeden geçmeyelim, evet bilimler vardır ama henüz Bilim yoktur, çünkü bilimin bilimselliği her zaman ideolojiye bağlı kalır, ideolojiyi bugün hiçbir bilim isterse insan bilimi olsun indirgeyemez. Öte yandan Marks’çı da olsa hiçbir yazar yazıya sadece bir bilgi olarak başvuramaz çünkü edebiyat (bütün dönüşüm bozulma biçimlerine giren güçlerini benimseyen yazma titizliği) ancak ve ancak bilimselleştiği anda bilimi de edebiyata dönüştüren bir hareket içerisinde yer alır. Söylediklerinin kayıt edildiği yer her zaman olduğu gibi bir “öylesine yazma oyununun” içine düşer.




Çeviren: Nami Başer
Read On 0 yorum

Anti-Ödip

Salı, Mart 20, 2012
Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin birlikte kaleme aldıkları eserlerin içkin süreklilikleri, son eserleri Qu’est-ce que la philosophie’de (Felsefe Nedir? - YKY) bazı sırlarını açığa vurmuştu: Buna göre, felsefe (kendi giriştikleri iş) “kavramlar”, bilim “işlevler”, sanat ise “algılanımlar ve duygulanımlar” üretimiydi. Buradaki “üretim” sözcüğünü çekip aldığımızda, geriye yönelik olarak, onların “psikanaliz kültürü”ne yönelttikleri yoğun ve çarpıcı eleştirilerinin (özellikle Kapitalizm ve Şizofreni’nin gövdesini ikiye bölen L’Anti-Oedipe ile Mille Plateaux’dan bahsediyoruz) temellendirilmesi ve anlaşılması kolaylaşacaktır.


L’Anti-Oedipe “üretim”i ana eksene koyarak başlamıştı. “Arzulu üretim” (production désirante)neden bir şizofrenin “gezintisi”nde, bir çocuğun mezarlığın önünden geçerken korkudan ıslık çalışında, ya da dilin cismanî varlıklar üzerinde ürettiği, psikanalizin “fantazma” diyerek bir kenara, yüzeye terkettiği dönüşümlerde bulunmasın? Üretimden bahsedince herkesin aklına gelen “aletedevat” neden zorunlu bir sıçrayışla “arzu duyan makinalar” üzerine düşünmeye sevketmesin? Deleuze’ün eserinin ciddiye aldığı Stoacılığın bize öğrettiği gibi, “ölümün bir ciddiye alınışı”, daha da önemlisi “ölümün üretilmesi gerektiği” bile düşünülemez mi? İşte psikanalize yönelik eleştirinin temellendiği yer ile hemen karşılaşıyoruz: Psikanaliz ve onu taşıyan kültür, “üretim”e karşıdır. Taşıdığı eski bir Platonculuk damgası, bu kültürü (kuramsal pratiğinde olduğu kadar, tedavi yöntem ve amaçlarında da) bir “anti-üretim” tarzı olmaya götürmüştür: Arzuyu, isteği, “üretim” ekseninde değil, “elde etme” ekseninde görmek. Psikanalizin “psikozlar” dünyasıyla bir türlü baş edememesi, yazarların vurguladığı gibi, özellikle şizofreniyi anlamaması kolayca kavranıyor böylece. Freud için şizofren bir fantezistti; aktarıma (transfer) karşı direniyor, hayalinin dünyasında yaşadığından tedaviye cevap vermiyordu.



Mille Plateaux’da artık terkedecekleri “arzulu makinalar” teması Anti-Oidipus’un başlangıç eksenini bir giriş önerisi haline getiriyor: Önerdiği, Melanie Klein’ı epeyce uğraştıran şu “kısmî nesneler” (ana memesi vb.) orada artık birbirlerine ve... ve... bağlaşlarıyla bağlanan özgün bir “makina” düzeninin unsurları haline getiriliyorlar. Clerambault’nun psikiyatrik icraatını Freudçulara üstün kılan şey (onun psikozları daha iyi “anlaması”), “hastalığın”, yani “delirmenin” (delirium) bir öz olmaktan çıkarılarak ikincil olan önemine kavuşturulması, “hastalığın ürettiği” varsayılan bütün kısmî semptomların ise “gerçeklik” düzleminin ta kendisi haline getirilerek öncellik kazanmasıydı. Anlaşılıyor ki psikanaliz “üretim”i tersinden kavramıştı: Üründen önce, bizzat üretimin kendisinin de üretilmesi gerektiğini farkedememişti.

Peki, üretim nerede üretiliyor? Yazarlar, Mille Plateaux’da şu “imkânsız makina”nın yerine koyacakları, Artaud’nun “organizmaya karşı açtığı savaş” sırasında beliren bir mefhumu tam da o noktada çağırıyorlar: Organsız Beden... Belki de ancak bu mefhum sayesinde, sınaî üretimle doğanın üretimi arasında oluşturduğumuz “karşıtlığı” yıkabileceğiz. Onunla, insanı doğa ile yüzyüze, sanki bir özne-nesne, neden-sonuç ilişkisinin tarafı olarak ele almak zorunluluğundan kurtulabileceğiz. Esas olarak bir süreç olan şeyi bir amaç haline getirmekten vazgeçerek, üretimin ürünle özdeşleştiği bir düzlemden bahsedebileceğiz.

Bütün bu ters-çevirme girişiminin nedenini, psikanalizin ısrarla sürdürdüğü bir yanlış anlamanın tarihçesinden çıkarabiliriz: Bu, isteğin, Deleuze’ün iyi incelediği Spinoza’ya göre, “insanın özünden başka bir şey olmayan” arzunun “eksiklikle” damgalanıp mühürlenişinin tarihidir. Oysa, “organsız beden, üretken olmayan, tüketilemez organsız beden bütün arzu üretimi süreci için bir kayıt yüzeyi olarak hizmet eder.” (s. 17) Böylece, “her zaman düzenlenmiş ve yönlendirilmiş olan” arzunun hiç de bir eksiklikle tanımlanmış olmadığını, bütün “yan ürünlerini” de kapsayan, olumlayıcı ve üretken faaliyetin ta kendisi olduğunu söyleyebiliyoruz. Arzuyla ilişki içine sokulan bilinçdışı, böylece bir aile romansının, Ödipal üçlünün oynandığı Freudçu “tiyatro” modelinden kurtarılarak, bir “üretim modeli”ne, bir “fabrika” mekânına kavuşturulacaktır. Şizofren, böylece, Freud’un onda gördüğü apatik, duyarsız, duygulanımları küntleşmiş yaratık değil, temsilin elinden kaçarak, “amaçlar” tarafından tanımlanmamış bir üretimin peşinde olan kişidir.

Organsız Beden bir “üretim malzemesi” ya da hammadde gibi değil, bizzat üretilmesi gereken yeğinlik yüzeyi olarak düşünülmelidir. Çünkü bir süreç (delirme, hastalık, mutluluk, öfori, halüsinasyon, hissetme, görme vs.) “önceden” hazır bulunan aşkın bir başlangıç noktasından yola çıkmadığı gibi, onu kendine “çekebilecek” bir “sonra”ya doğru da yönlenmez (ss. 22-3). Öyleyse, Organsız Beden’den başlayan süreç hem onun üretimidir –kayıtların, dağıtımların ve mübadelenin örgütlenişi, üretimin üretilişi, ve tüketimin üretilişi– hem de “arzulu üretim”in önkoşuludur. Yine bir terimi çekip alalım: Tüketimin de üretilmesi gerekiyor. Ama tüketim, Bataille’ın gösterdiği gibi, kederin, sıkıntının, voluptas’ın, ısrafın, hüznün, hüsranların üretimi değil midir aynı zamanda? Onu kolay kolay “amaçlar” ve benzeri teleolojik düzenekler aracılığıyla tanımlayamayız. Böylece libidonun üretme enerjisinin kısmen bir “kaydetme” enerjisine, kısmen de tüketim enerjisine dönüştüğü söylenecektir (s. 23). Ta baştan varsaymak zorunda olmadığımız “özne” işte tam da o noktada üretilecek, devreye girmeye çağrılacaktır. Ama engeller henüz bitmemiştir ve psikanalizle iç içe geçmiş, onun kültürüyle, dolayısıyla “aileciliğiyle” kenetlenmiş bir sahte, fiktif “özne” karşımıza getirilecektir: Oidipus...

Oidipus, bir tasnif işlevidir, tasnifin bir metaforudur ama aynı zamanda “yasa” nın konuluşudur. Artık “Ben başkasıdır” denilemeyecek noktayı koyarak bir ayrılıkçı sentezi yürürlüğe sokacaktır. Üçleme sanki ta baştan geçerliymişçesine davranılır –anne, baba, çocuk... Kendini hem “çözülmesi beklenen” bir karmaşa, bir bunalım, hem de aile modelinin kurucu bileşeni olarak dayatır. Psikanaliz, inceleme nesneleri de dahil olmak üzere, “sorunun kendisini” aileye hapsetmekte kararlıdır.

Oidipus emperyalist ve kolonizasyoncudur. Afrikalı’yı Ödipleştirirken Ödip’i evrenselleştirir. İster etnolojik işlevselciliğin, isterse yapısalcılığın Oidipus’u olsun, onun bir tür “değişmez” değişken olarak sunulabilmesi mümkündür: Aslında çocuktaki Oidipus-öncesi, psikozludaki Oidipus-dışı, başka toplumlardaki Oidipus-ötesi görüngülerin tümü, psikanalizin hastalıklarından biri olan yorumlamanın gücüyle kuşatılarak hizaya getirilirler. Bu hizanın bir çocuğun Oidipus’a doğru yönlendirilişinde nasıl işlediğine baktığımızda ilk göreceğimiz şey, şu basit “senin arzuların nelerdir?” sorusunun sorulması yerine, her şeyin “ana-baba” cevaplarını almaya yönelik kılındığıdır. Arzunun hedefi olduğu kabul edilen Oidipus ve onun çözümü, cevabı beklenmeyen bir soru olarak çıkarılır karşımıza. Psikanaliz böylece bir “aile romansı” havasından yola çıkar. Oidipus tiyatrosunda gösteriye başlar. Tavır, “demek ki buymuş” tavrıdır: Demek ki ben annemle evlenip babamı öldürmek istiyormuşum... Psikanaliz hangi hakla bunu öznenin arzuları ya da içgüdüleri diye değerlendirmektedir acaba?

Sorun emperyalist Oidipus’un “gerçek” olup olmadığı değildir. Ailenin uygulamacı şiddetiyle o “yeterince bir gerçekliğe”, “birazcık gerçeğe” kavuşturulmuştur zaten. Böylelikle arzulu üretimi ezerek onu paranoid bir şifreleme makinasına bağlar... Şizofren ile uğraşırken aldığı ödül ise onu bir çifte-bağlanmanın kurbanı haline getirmesidir: Artaud hem baba, hem oğul, hem de anne olmak isterken, Yargıç Schreber Üst-Tanrı’ya bu hazzı tattırmanın bir görev olduğuna inanması karşılığında, şimdiye dek katlanmak zorunda kaldığı onca acının ve ızdırabın bedeli olarak bazı küçük, beşerî hazlardan kendini yoksun bırakmak istemezken bu çifte bağlanmanın cenderesinden kurtulmak istedikleri besbelli değil midir? Çifte bağlanma bize ‘ya... ya da...’yı getiriyor. Onun pek özel bir biçimi olarak kâh... kâh da, çifte bağlanmanın daha uğursuz ve belirsizliklerle dolu tavrını yansıtıyor.

Freud, onca aleyhte kanıtı hesaba katabilecek durumda olmasına karşın, tüm bir rüyalar, efsaneler, olaylar, gizli istekler edebiyatını mobilize ederek, gariptir, eninde sonunda belki Yunanlılar’ın inanmadığı Oidipus efsanesine “kendisi inanıyor”. Lacan ise, Oidipus’u “yapısal düzleme” taşıyarak işin içinden çıkılabileceğini sanmak hatasına düşüyor: Onda artık bir “inanç” sorusu değil, bir “yapı” daha doğrusu, Hayali (imgesel) ile Simgesel (le symbolique) arasında ki hudut sorusu söz konusudur. Bu hudut aracılığıyla Simgesel’in içine taşınan bir “yapı”, yani Dil, ama onun üzerine kenetlenmiş bir Yasa, Babanın-Adı ortaya çıkarılıyor.

Freud’un “cinselliğe aşırı önem verdiği” gibisinden bir tür eleştiri epeydir yapılıyor. Aslında Freud daha çok bu keşfinden dolayı kendini affettirmeye çalışıyor gibidir: Merak etmeyin, cinsellik aileden dışarı çıkmayacak! (s. 322) Bütün Oidipus’un küçük, kirli bir aile sırrının inanılmaz bir yüceltimi olduğu anlaşılıyor. Ondan bize kalan ne bir “aşk hikâyesi”, ne de bir trajedidir. Aile iki anlamda belirir: Çocuğun içinde bulunduğu, somut olarak yaşadığı bir “çevre” olarak içselleştirilen aile. Suçluluk duygusuyla yüklenmiş olduğu “sorumlu yetişkin” haline getirecek olan bir aile mahkemesi. Paradoks hemen belirginleşiyor: “Hem hastalık, hem de sağlık olarak Oidipus; hem yabancılaşma faktörü, hem de yabancılaşmadan kurtarıcı faktör olarak aile...” (s. 323)

Psikanalizin ilk-gelişim tarihçesi içinde önemini gittikçe yitirmeye başlayan bir model vardı: Çocuğun ayartılması... Anababa tarafından ayartılma teması Freud’un sözlüğünden gittikçe silinip gitmeye yüz tutacaktır. Bunun nedeni kuşkusuz Oidipus davanın “ayartılan bir çocuk” üzerinde değil de, bir suçluluk duyguları karmaşası olarak çocuk üzerinde mümkün olabilmesiydi. Oidipus’un bir “baba düşüncesi” değil de, somut olarak çocuğun yaşadığı bir düşünce kılınmasına ihtiyaç vardı. Oysa, salt Oidipus tragedyasını yeniden okumak bile, Oidipus’un önce Babanın kafasındaki bir düşünce olduğunu gösterecektir: Baba katlinden ve ensestten önce, Oidipus’u dağ başına bırakan Baba’nın ta kendisi değil midir?

Oidipus’un emperyalizmi bu yüzden yalnızca uzak halkları değil, ailenin ve “özel” denilen hayatın en “içten” ve “samimi” görünümlerini kolonize etmenin peşindedir. Psikanalizin nevrozlar ile psikozlar arasında yaptığı ayrım, aile kapatımının iki farklı derecesine tekabül etmektedir: Nevrozlar ana-baba-çocuk üçgeninde çözümlenirken, psikozlar bir üst kuşağa sıçrayarak, büyükbabaları ve büyükanneleri çağıracaktır. Çünkü psikozun “bulaşıcılığı” özneye ilişkin kılınmış bir Baba’nın öte taraftan başka bir Baba’ya ilişkin bir özne kılınmasını gerekli kılıyordu. Bu yüzden, delilik de artık aileye, Oidipus’a endekslenecek, aynen cinsellik gibi, “ailenin dışına çıkmaya” bırakılmayacaktır.

Böylece, psikanalizin mantık hatalarından ilki, Oidipus’un “her zaman ve her yerde” geçerli kılınmasını sağlayacak bir paralojizmi çıkıyor karşımıza: İster nevrotik çekirdeğin, ister psikotik “genişleme”nin olsun, psikanaliz Oidipal üçlemesini inançlı bir şekilde arzuyu bir “yatırım” modeli içinde görmekte ısrarlıdır. Eksikliğin bir ideolojisini kurar ve adına hadımlaştırma der. Eksikliğin yerine konulan her şey, böylece Hayalînin alanına itilir, fantazma adını alır. Fantazma olarak eksikliğin yerine ister Lacan’ın yaptığı gibi küçük bir a harfini yerleştirin, isterseniz Masoch’un ya da Sade’ın “cinsel aşırılıklarını”, ya da Küçük Hans vak’asındaki “bir çocuk dövülüyor”u, “bir at ölüyor”u fantazmalar olarak kabul edin, libidonun enerji akışını sekteye uğratacak bir Oidipus anı, şu dehşetengiz “kader anı” delirtecek yeni varlıkların peşine düşecektir: Anti-psikiyatri bile bu sorunun üstesinden gelememiştir. Çünkü, sözgelimi şizofreninin bir öznenin ya da bireyin “hastalığı” değil, aile mekanizmasının bir hastalığı olduğunu belirlerken, “delirtme” ve “ayartma”nın düzeneklerinin nerelere kadar yaygınlaşabileceğini öngörememektedir. Oysa yalnızca “kişi”ler ya da aile mekanizması değil, “ırklar, kıtalar, kavimler ve halklar” da delirtilirler, ayartılırlar.

Kavramlarını genişleterek Deleuze & Guattari, ilkel, “damgalayıcı” ve toprağın bedeniyle bütünleşmiş “socius”tan Devlet’in “doğuşu”na, kapitalizmin harekete geçirdiği toplumsal-tarihsel düzeneklere erişinceye kadar geniş ve somut bir alanı tartışmalarının odağına getirirler. Dogmatik bir blokaj makinası olarak teokratik, despotik bir düzenek, Devlet ile paranoyayı eşleştirir: Megalomania ve kuşku... Bunlar devletlû özelliklerdir ve onun göstergeler rejimine bağlanırlar. Sermaye-para ise dolu bir bedendir ama üretim, mübadele ve bölüşüm ilişkileri içinde kodları, organizması, düzenekleri bir çözülmeye uğrar: Sanki nominal olarak “eşitçe” dağıtılır bu Organsız Beden, ama akışlarıyla karşılaşmak yönündeki “arzu hareketleri (yani üretim, tüketim, kaydetme) içinde” yer alan toplumsal formasyonlar ondan paylarını kapabilme konusunda farklı ve homojen olmayan kaderleri yaşayacaklardır.

Şizo-analiz böylece, aile kapatımının karşısına, geniş bir “deliliğin” ciddiye alınmasını önererek çıkar: Her delilik, arzunun her yönelimi (her arzunun zaten düzenlenmiş ve yönlendirilmiş olduğunu yeniden hatırlayalım) toplumsal, siyasal ve tarihseldir. Psikanaliz kültürünün onu kapatmak istediği yerde, “kutsal ailede” kendisine “küfredilen”, eksiklikle damgalanarak banalleştirilen ve yolundan saptırılan bilinçdışının onun elinden kurtarılması yalnızca arzunun devrimci güçlerine yeniden kavuşturulması sayesinde gerçekleşebilir (s. 384). Bu görevin başarısı elbetteL’Anti-Oedipe’i yetmişli yılların “kült kitapları”ndan biri haline getirecekti. Ancak daha da önemlisi, şizoanalizin önümüze koyduğu görevin salt bir “anlama” ya da “yorumlama” problemini ve yöntemini değil, arzunun özgürleştirilmesi ve yeniden-yönlendirilmesi diyebileceğimiz daha yetkin ve siyasî bir programa doğru yönlenmeyi amaçlamasıdır. Bu ise, elbette, Capitalisme et schizophrénie’nin ikinci kitabı olarak tasarlanan Mille Plateaux’nun kuşatmayı tasarladığı o geniş alana bağlanacaktır.

GILLES DELEUZE & F. GUATTARI
L’ANTI-OEDIPE, CAPITALISME
ET SCHIZOPHRÉNIE
MINUIT, PARİS, 1972
(*) Bu yazı, Toplum ve Bilim dergisinin 70. sayısının (Güz 1996) “Psikanalizle Bakmak” özel dosyasında kitap tanıtımı (ss. 269 - 273) olarak yayımlanmıştır.
Read On 0 yorum

Benim kozmogonim temel kaosa bir üç nokta sonsuzluğu katıyor

''İnandığı zaman inanmadığına inanır, inanmadığı zaman inanmadığına inanmaz.'' ecinniler

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul, Turkey
"çaldığım kendi yerim mi?" [M.Blanchot]

İzleyiciler

İzlek