alacakaranlık düşünürü
"Varoluşun kendi evimizin hiçliği kendi sürgünlüğümüz olması mümkün mü?"

varolma eğilimi-kendine karşı düşünmek

Pazartesi, Aralık 22, 2008
Bir imanlı, elbette yaptığı ve inandığı şeyle özdeşleşir; onda, eylemleri ve düşünceleri ile bilinçliliği arasında önemli bir mesafe yoktur. Bu mesafe, benimsemediği inançları dile getiren sahte imankıda alabildiğine genişler. İnancının konusu başka bir şeyle yer değiştirebilir. Kem küm etmeden söyleyelim: Benim başkaldırım, ona inanmadan benimsediğim bir inançtır. Krilov'un Stavrogin hakkında söylediği şu söz hiçbir zaman yeterince düşünülmeyecek: ''İnandığı zaman inanmadığına inanır, inanmadığı zaman inanmadığına inanmaz.''
Read On 0 yorum

varolma eğilimi-hüzün kırıntıları

Pazartesi, Aralık 22, 2008
I. Ansızın, her şeyden öte, her nesnenin yokluğu noktasına doğru kayıp gidiyorum. Ben; bir etiket. Yüzüme karşı kendi bakışlarımın içinde kendime dalıyorum. Her nesne başka, her şey başka. Bir yerde, bir göz. Kim gözetliyor beni? Korkuyorum, ve sonra korkunun dışına atıyorum kendimi.Yaşadığım anların, öznenin dışında nasıl girebilirim zamana? Süre mumyalaşıyor, oluşum tamam. Soluyacak, bağıracak bir zerrecik hava yok artık. Soluk yadsınmıştır, düşünce susuyor, zihin gitti. Tüm evetleri lanetledim, iskeletin parmağındaki yüzükten daha uygun değilim dünyaya.
Read On 0 yorum

ümitsizliğin doruklarında-anlamsızlık

Salı, Aralık 16, 2008
Benim acı çekmem ve düşünmem ne kadar önemli olabilir ki?... Benim trajedimin tarihteki en büyük trajedi-imparatorlukların çöküşüünden bile büyük bir trajedi-olduğunu hissetmeme rağmen, yine de bütüncül önemsizliğimin farkındayım. Kesinlikle ikna oldum ki ben bu evrende hiçbir şeyim;[vurgu eklenmiştir]... Bu dünya bir fikir ya da inanç uğruna tek bir kurban bile vermeye değmez. Varsın tarih toz olup dağılsın. Niye dert edeyim ki? Varsın ölüm gülünç bir ışıkta parlasın; acı çekerek, sınırlı ve gizini açığa vurmayacak şekilde; çoşkulu, saf olmayan, hayat dolu ve akılcı bir biçimde;yaşamın diyalektiğinde, çılgınca olmaktan ziyade mantıklı bir biçimde; umutsuz, önemsiz ve tarafllı bir şekilde; sonsuzluk ve tek bir sözcük içinde; hiçlik deneyimi olarak, bir yanılsama, mukadderat, bir şaka olarak görünsün!
Read On 0 yorum

gözyaşları ve azizler

Salı, Aralık 16, 2008
'' Olan şeyi arıyorum. Soruşturmamın konusu yok. Haydi Son Yagı'ya* gidelim, yakamızda bir çiçekle!''''
***
Evren formüle doğru değil, şiire doğru gitmekte.''
Read On 0 yorum

Le mauvais démiurge

Pazartesi, Aralık 15, 2008
Özgür olmak, bir insanın ödül düşüncesini sonsuza dek başından savmasıdır; insanlardan ve tanrılardan bir şey ummamaktır; bu dünyayı ve ne kadar dünya varsa yalnızca hepsini reddetmekle kalmayıp, kurtuluşun kendisini de reddetmektir; zincirler arasındayken bile, bu zincir düşüncesini parçalamaktır.
Read On 0 yorum

işkence

Pazartesi, Aralık 15, 2008
Varolmak köşeye sıkışmaktır.
***
Üşengeçlik, bizi sözü uzatmaktan ve böylelikle de üretimin doğasında olan arsızlıktan kurtarır.
***
Herşey hiçbir şeydir, buna hiçbir şeyin bilinci de dahildir.''
Read On 0 yorum

ezeli mağlup-metafizik bir vatansızım ben

Pazar, Aralık 14, 2008
Yaşamıma sıkıntı tecrübesinin hükmettiğini söyleyebilirim. Bu duyguyu ta çocukluğumdan tanıdım. Eğlence, sohbet ya da zevklerle oyalanabilecek sıkıntı değil burada söz konusu olan; tabir caizse temel bir sıkıntı bu ve şundan ibaret: Kendi evinizde veya başkasının evinde, ya da güzel bir manzaranın karşısında, az ya da çok aniden herşeyin içi ve anlamı boşalıyor. İçte ve dışta boşluk. Tüm evren hiçliğin damgasını yiyor. Ve hiçbirşey bizi ilgilendirmiyor, hiçbirşey dikkatimizi hak etmiyor. Sıkıntı bir baş dönmesidir, ama sakin ve yeknasak bir baş dönmesidir; evrensel anlamsızlığın ortaya çıkışıdır; bu dünyada da öbür dünyada da birşey yapılamayacağının, yapılmaması gerektiğinin, hayrete varan, ya da en üst basirete varan kesinliğidir; bize uyabilecek ya da bizi tatmin edebilecek hiçbirşey yoktur dünyada. bu tecrübe sebebiyle- sürekli değildir, ama gider gelir, zira sıkıntı nöbet halinde gelir, ama bir ateş nöbetinden çok daha uzun sürer- hayatımda ciddi hiçbirşey yapmadım. Gerçeği söylemek gerekirse yoğun yaşadım, ama varoluşla bütünleşemedim. Marjinalliğim kazaen olan birşeydeğil, özle ilgili birşey. Eğer Tanrı'nın canı sıkılsaydı, yine Tanrı olurdu, ama marjinal bir tanrı olurdu. Tanrı'yı rahat bırakalım. Daima en büyük hayalim, yararsız ve kullanılmaz olmak oldu. Dolayısıyla sıkıntı sayesinde bu hayali gerçekleştirdim. Bir şeyi iyice belirlemek gerekiyor:Az önce tasvir ettiğim tecrübe ille de çökertici değildir, zira bazen onun ardından gelen taşkınlık, boşluğu bir yangın yerine çevirir, arzuya şahan bir cehenneme...
(Tam çıkmaya hazırlanırken, Cioran ısrar ediyor:)Onlara benim göz açmak için yazan bir marjinalden ibaret olduğumu söylemeyi unutmayın. Tekrar tekrar belirtin ki benim kitaplarımın iddiası göz açmak
(Fernondo Savater ile yaptığı söyleşi)
Read On 0 yorum

çürümenin kitabı-zamana sırt çevirirken

Pazar, Aralık 14, 2008
Dün,bugün,yarın,-uşakların kullanımına yönelik kategorilerdir bunlar. Şatafatlı bir şekilde Tesellisizliğin içine kurulan ve her anın mağdur ettiği aylak için geçmiş,şimdi ve gelecek,özünde aynı, kişinin içine sızmakta amansız ve ısrarda tekdüze olan tek bir derdin değişken görünümleridir. Bu dert de varlıkla beraber yayılır, varlığın ta kendisidir.Vardım, varım ya da olacağım; dilbilgisinin sorunudur bu, varoluşun değil. Kader- zamansal bir karnaval olması itibariyle- fiil çekimleri için el verişlidir, fakat maskelerinden sıyrıldığında bir mezartaşı kadar hareketsiz ve çıplak olduğu görülür. Nasıl olur da şu saate, geçmiş ya da gelecek bir saatten daha fazla önem verilebir? Uşakların içinde yaşadıkları yanılgı- zamanı benimseyen her insan da bir uşaktır-, gerçek bir saflık halini, büyülü bir kararmayı temsil eder; ve bu yanılgı, arzunun doğurduğu her eylemde göze alınan kaybı- tabiatüstü bir örtü gibi- kaplar. Fakat hatadan dönmüş aylak için, sadece yaşama olgusu, yapılan herşeyden arınmış olarak yaşamak o kadar bitkin düşüren bir angaryadır ki, varoluşa olduğu haliyle tahammül etmek ona ağır bir meslek, bitirip tüketen bir kariyer gibi görünür...-fazladan her hareket de, uygulaması imkansız ve olmadık bir şey gibi...
Read On 0 yorum

tarih ve ütopya-rusya ve özgürlük virüsü

Cumartesi, Kasım 15, 2008
Bazen bütün ülkelerin İsviçre'ye benzemesi gerektiğini düşünüyorum; onun gibi sıhhat, yavanlık, yasalara ve insana tapınma içinde gönül eğlendirmeleri ve çökmeleri gerektiğini... Öte yandan, düşünce ve fiiliyat takıntılarıyla uğraşmayan, hummalı ve açgözlü olan, yükseliş ve başarılarına karşı değerleri ayaklar altına alarak ötekileri ve kendilerini yiyip bitirmeye daima hazır, bilgeliğe –kendinden ve herşeyden bıkkın, küf koktuğuna adeta sevinen yaşlı halkların o yarasına– ayak direyen uluslar çekiyor beni sadece. Aynı şekilde, her ne kadar tiranlardan tiksinsem bile, yine de tarihin dokusunu onların oluşturduğunu ve onlar olmadan bir imparatorluğun ne fikrinin ne de seyrinin kavranabileceğini farkediyorum. Müthiş derecede çekilmez ve ilham dolu bir hayvanîliktedirler; en uç noktalarına itilmiş insanı, onun alçaklıklarının ve meziyetlerinin en azgın halini çağrıştırırlar. İçlerinde en büyüleyici olanını zikretmek gerekirse, Korkunç İvan, psikolojinin dört bir yanını tüketir. Cinneti de siyaseti kadar karmaşık olmuştur; hükümdarlığını ve belirli bir dereceye kadar da ülkesini bir kâbus modeline, canlı ve bitmez tükenmez bir halüsinasyon örneğine, bir Moğolistan ve Bizans karışımına dönüştürmüş; bir hanla bir Bizans hükümdarının vasıf ve kusurlarını üst üste biriktirmiş; kan dökme düşkünlüğüyle vicdan azabı arasında kararsız kalmıştı. Sırıtmalarla renklenmiş ve taçlanmış bir neşelilikteydi, cinayet tutkusu vardı. Aslında hepimiz de, var olduğumuz sürece bu tutkuya sahibizdir: Ötekilere ya da kendimize karşı suikast tutkusuna. Yalnız, bu tutku bizim içimizde doyurulmamış halde kalır; öyle ki eserlerimiz, nasıl olurlarsa olsunlar, başkasını ya da kendimizi öldüremememize bağlıdırlar. Bunu her zaman kabullenemeyiz, sakatlıklarımızın içsel mekanizmasını seve seve bilmezden geliriz. Çarların ya da Roma imparatorlarının bende saplantı haline gelmeleri, bizde örtülü kalan o sakatlıkların onlarda çırılçıplak görünmesindendir. Bize kendimizi ifşa ederler, sırlarımızı cisimleştirir ve süslerler. İçlerinde, ister istemez muazzam bir yozlaşmaya yönelip yakınlarının üzerine çullanan, onlar tarafından sevilmekten de kaygı duydukları için yakınlarına azap çektirenler geliyor aklıma. Ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, yine de mutsuzdular, zira ötekileri tir tir titretmeye doymuyorlardı. İçimizdeki kötü cinin, ideal durumun çevremizi boşaltmak olduğuna bizi ikna eden kötü cinin yansıması gibi değil midirler? Bir imparatorluk da böyle düşünceler ve böyle içgüdülerle oluşur: En değerli kusurlarımızın gizlendiği bilinç derinliklerimizin işbirliğiyle.
Read On 0 yorum

defterler(1957-1972)

Cumartesi, Kasım 15, 2008
Bir ipsiz sapsız, bir fahişe yaşamı; yararsız ve kahredici hüzünlerle, hedefi ve yönü olmayan özlemlerle dolu bir yaşam; yollarda sürüklenip giden, acıları ve sırıtışları içinde yuvarlanıp duran bir hiç...
Cumartesi 21 Haziran 1958
Ödlekliğim kendim olmama izin vermiyor. Ne yaşamaya ne kendimi yok etmeye cesaretim var. Her zaman sözde varoluşum ile hiçliğim arasında bir yarı yoldayım.
24 Haziran
Göğün gücü! Kimsenin size yakarmadığı, kimsenin boşlukta haykırmadığı, boşluğun bile henüz varolmadığı zamanı sabırsızlıkla beklediğim Göğün gücü!
13 Nisan
Gerçekten bir özgürlük hissi kaplıyor içimi, ve öyle yoğun ki buna sevinmeyi bile istemiyorum
Read On 0 yorum

ezeli mağlup-yaratılış ve günah, bir ve aynı şeydir

Salı, Kasım 04, 2008
...Sizin mistisizme olan eğiliminiz, dünyadan nefretiniz, acaba Ortodoksluk geleneğinden mi geliyor?Bu eğilimimin, daha ziyade, Katharların ataları olan Bogomiller'in gnostik tarikatiyle akrabalığı var; etkileri özellikle Bulgaristan'da çok büyüktü. Çocukluğum sırasında şedit bir ateydim, ki bu dediğim bile az kalır. Yemek duası yapılırken, ânında masadan kalkar giderdim. Bununla birlikte, kendimi Rumen halkının derin inancına yakın hissediyorum; bu inanca göre yaratılış ve günah bir ve aynı şeydir. Balkan kültürünün büyük bölümünde, yaratılış durmadan suçlanmıştır. Yunan trajedisi nedir ki? Koronun, yani halkın, sürekli kaderden şikâyet edişi değilse... Kaldı ki Dionysos da Trakya'dan geliyordu.Şaşırtıcı bir şey bu: Yazılarınız derinlemesine karamsar, ama üslupları neşeli, çevik, iğneleyici bir mizahta. Sohbet ederken de fikirleriniz korkutuyor, ama tonları manevi, güç verici. Bu aykırılığı nasıl izah ediyorsunuz?Ailemden miras kalmış bir şey olmalı bu; annemle babam tamamen zıt mizaçtaydılar. Uykusuzluk gecelerimde basan efkârla yazdıklarımdan başka bir şekilde yazamadım hiçbir zaman; yedi yıl boyunca neredeyse hiç uyumadım. Her yazarın yazdıklarına bakıldığında, düşüncelerinin gündüz düşünceleri mi, yoksa gece düşünceleri mi olduğunun anlaşılabileceğine inanıyorum. O efkâra ihtiyacım var ve bugün bile hâlâ, yazmadan önce Macar Çigan müziğinden bir plak koyarım. Aynı zamanda, muhafaza ettiğim ve kendime karşı çevirdiğim bir hayatdoluluğum vardı. Az çok bezgin olmak değildir söz konusu olan; aşırılık derecesinde bir melankoli, aşırı bir hüzün gereklidir. İşte o zaman kurtarıcı bir biyolojik tepki oluşur. Dehşet ile vecd arasındaki etkin bir hüznü icra ediyorum. Uzun zaman boyunca Kafka'yı fazla iç karartıcı buldum.Yazmayı seviyor musunuz?Bundan nefret ediyorum, ayrıca çok az yazdım. Çoğu zaman hiçbir şey yapmıyorum. Paris'teki en uğraşsız insan benim. Ancak müşterisiz bir orospuyu, benden daha uğraşsız biri gibi görürüm.Geçinmek için ne yapıyorsunuz?Kırk yaşında hâlâ Sorbonne'a kayıtlıydım, öğrenci kantininde yiyordum ve bunun ömrümün sonuna kadar böyle sürmesini ümit ediyordum. Sonra, yirmi yedi yaşını geçenlerin okula kayıtlı olmasını yasaklayan bir kanun çıktı ve beni bu cennetten kovdu. Paris'e gelirken, Fransız Enstitüsü'ne bir tez yazma sözü vermiştim ve konusunu da belirtmiştim –Nietzsche'nin etiği üzerine bir şey–, ama bunu yazmak aklımdan geçmiyordu. Bunu yapmak yerine, bütün Fransa'yı bisikletle katettim. Sonunda bursumu iptal etmediler, çünkü Fransa'yı bacaklarımla yüklenmiş olmanın da bir meziyet teşkil ettiğini düşündüler. Ama çok okudum, özellikle de durmadan tekrar okudum. Dostoyevski'nin bütün eserlerini beş veya altı kere okudum. Tekrar okumadığımız bir şey üzerine yazı yazmamamız gerekirdi. Fransa'da bir de yıllık kitap kuralı var. Her yıl bir kitap çıkarmak zorundasınız, yoksa "sizi unuturlar". Mecburi varolma eylemi bu. Hesaplayın yeter. Yazar eğer seksen yaşındaysa, altmış kitap yayımlamış olduğunu bilirsiniz. Marcus Aurelius'a ve İsa'nın Yaşamı'nın Taklidi'nin yazarına bir tek kitabın yetmiş olması ne büyük bir şans!Nasıl başladınız?Bükreş'te 1933 yılında yayımlanan bir kitapla: Ümitsizliğin Doruklarında. Bu kitap daha sonra gelecek her şeyi içermektedir. Kitaplarım arasında en felsefi olanıdır.Romanya'daki faşist hareket Demir Muhafızlar'la aranızda neler geçti? Bu harekete sempati duymuş olduğunuz söyleniyor.Hiçbir zaman üyesi olmadığım Demir Muhafızlar çok tekil bir olguydu. Şefleri olan Codreanu aslında bir Slav'dı ve daha ziyade Ukrayna ordusunun bir generalini andırıyordu. Muhafızlar'daki komandoların çoğu sürgündeki Makedonyalılardı; genellikle Romanya'yı çevreleyen halkların izini taşıyordu. Nasıl kanser için, bir hastalık olmadığı, hastalıklar bütünü olduğu söylenirse, Demir Muhafızlar da bir hareketler bütünüydü ve bir partiden ziyade, uçuk bir tarikatti. Hareket içinde, ulusal yenilenmeden ziyade, ölümün saygınlığından bahsediliyordu. Rumenler genel olarak kuşkucudur, kaderden fazla bir şey beklemezler. Bunun için Muhafızlar, aydınların çoğu tarafından horgörülüyordu, ama psikolojik düzeyde durum farklıydı. Derinlemesine kaderci olan bu halkta bir nevi çılgınlık vardır. Demin zikrettiğim, köylerde ölesiye canı sıkılan diplomalı aydınlar da seve seve bu hareketin saflarına katılıyorlardı. Demir Muhafızlar, can sıkıntısı da dahil olmak üzere, hatta belsoğukluğu da dahil olmak üzere, her derde deva zannediliyordu. Bu aşırılık düşkünlüğü birçok kişiyi komünizme doğru da çekebilirdi, ama daha ortaya yeni çıkmıştı ve sunacak hiçbir şeyi yoktu. Hiçbir şekilde inanmadan nasıl hayranlığa kapılınabileceğini bu dönemde kendi içimde de hissettim. O zamandan beri sık sık gözlemlediğim bir haldir bu; hem de sadece yirmilik gençlerde değil, maalesef altmışlıklarda da. Benim için o iş iyiden iyiye bitti.Sık sık gerici muamelesi yapılıyor mu size?Başımın çaresine bakıyorum. Bunun da ötesine gidiyorum. Bir gün Henri Thomas bana, "1920'den beri olup biten her şeye karşısınız," dedi; ben de ona, "hayır, Âdem'den beri!" diye cevap verdim.Romanya'yla ilişkileriniz bugün nasıl?Stalin öldüğünde herkes rahatlamıştı, bir tek ben iç geçiriyordum: "Şimdi perde kalkacak ve bütün Rumenler sökün edecekler," diye. Olan biten de bu oldu. Birden en uzak akrabalarım ve eski sınıf arkadaşlarım evime doldu; bana saatler boyunca komşu dedikoduları veya bu tür şeyler anlatıyorlardı. İçlerinde okuldan beri tanıdığım bir doktor vardı; bir gün patladım ve defolmasını söyledim. O zaman bana, "sinir hücrelerinin hiç yenilenmediğini ve onlara itina göstermen gerektiğini bilmiyor musun?" dedi. Bu beni sakinleştirdi ve konuşmaya devam ettik. Komünist yöneticilerden bir arkadaşım vardı. O dönemde ona burada kalmasını tavsiye ettim. Sokakta bana, "ülkesinden uzakta hiç kimse peygamber olamaz," dedi ve geri döndü. Sonra sapmacılıktan on sekiz yıl kampta kaldı. Matematik problemleri üzerine düşünerek tüm aklını yitirmemeyi başardı. Bugün serbest ve devletten maaş alıyor.(François Bondy ile yaptığı söyleşi)
Read On 0 yorum

çürümenin kitabı-felsefe ve fuhuş

Pazar, Kasım 02, 2008
Sistemeler ve batıl inançlar görüp geçirmiş olan, fakat hala dünyanın yollarında sebat eden filozof, en az dogmatik olan yaratığın sergilediği kaldırım kuşkuculuğunu taklit etmelidir: Hayat kadınınınki.O herşeyden kopmuş ve herkese açıktır;müşterinin asabı ve fikirlerini benimser;her vesilede tutum ve çehre değiştirir;ilgisizliğinden ötürü hüzünlü veya neşeli olmaya hazırdır;ticari bir tasayla,iniltilerini esirgemez;üzerindeki samimi komşusunun oynaşmalarına,aydınlanmış ve sahte bir bakış yöneltir- ve zihne,bilgelerinkiyle yarışan bir davranış örneği sunar.İnsanlar ve kendisi hakkında kanaati olmamak:Toplum gibi felsefenin de kenarında yer alan gezici zihin açıklığı akademisinin,fuhuşun yüksek öğretisi budur.Kızları örnek alarak yorgun tebessümde uzmanlaştığı zaman; onun gözünde bütün insanlar yalnızca müşteri,dünya kaldırımları da, tıpkı yoldaşının vücudunu satması gibi, burukluğunu sattığı pazar olduğu zaman, herşeyi kabul eden ve herşeyi reddeden düşünür, ''bildiğim herşeyi kızların okulunda öğrendim,'' diye haykırmalıdır.
Read On 0 yorum

çürümenin kitabı-ip

Pazar, Kasım 02, 2008
Nasıl oldu hatırlamıyorum,şöyle bir sır devirmiştim:''halsiz ve sıhhatsiz,tasarısız ve hatırasız,üzerinde güneşi ve iç çekişleri unuttuğum bir kuru döşekten başka şeyim olmadan,geleceği ve bilgiyi kendimden uzaklaştırdım. O döşekte uzanık kalır ve saatleri sayarım:etrafta, kendimi mahvetmeye çağıran aletler,nesneler. çivi fısıldıyor bana: kalbini del,çıkacak azıcık kan seni ürkütmemeli.-Bıçak laf dokunduruyır: Ağzım şaşmazdır:Bir saniyede vereceğin kararla sefaleti de utancı da alt edersin.Pencere,sessizliğin içinde gıcırdayarak tek başına açılıyor:yoksullarla sitenin tepelerini paylaşıyorsun:atılsana açılmamın değerini bil: göz açıp kapayıncaya kadar,kaldırım taşının üzerinde,hayatın anlamıyla ve anlamsızlığıyla beraber pestilin çıkacak.-Bir ip de ideal boynu bulmuş gibi,yalvarıcı bir gücün tonuna bürünerek dolanıyor:Seni daima bekledim; senin korkularına,yılgınlıklarına ve hırçınlıklarına şahit oldum;buruşmuş örtülerini,kudurmuşluğunla ısırdığın yastığı gördüm;tanrıları talif ettiğin sövgüleri işittim.Merhametli olduğumdan senin için üzülüyorum ve sana hizmetlerimi sunuyorum.Zira şüphelerine bir cevap ve ümitsizliklerinden bir kaçış bulmaya burun büken herkes gibi,sen de kendini asmak için doğmuşsun.''
Read On 0 yorum

çürümenin kitabı-yeryüzünün tavanaralarından birinde

Salı, Mart 11, 2008
''Uzak ilkbaharlar düşledim; sadece dalgaların köpüğünü ve doğumunumun unutuluşunu aydınlatan bir güneş, toprağa ve her tarafta sadece başka yerde olma arzusu duyma derdine düşman olan bir güneş düşledim. Yeryüzündeki yazgımıza bizi kim çarptırmıştır? Bizi bu somurtkan maddeye zincirleyen kimdir? Çok eskiden, Tanrı'nın ilk ürpertişinde düşen ve taş haline gelen bu gözyaşına çarpan hıçkırıklarımız un ufak olur.Gezegenin öğleleriini ve geceyarılarını hiç sevmedim; sabırsızlıkla, saatlerin ve saatleri dolduran o korkunun olmadığı, iklimleriin olmadığı bir dünya bekledim; yılların ağırlığı altında ölümlülerin iç çekişlerinden nefret ettim. Amaçsız ve arzusuz an nerede? Ya düşüşlerin ve hayatın sezgisine kapalı olan o ilk münhallik nerede? Hiçliğin coğrafyasını, bilinmeyen denizleri ve -verimli ışınların rezaletinden arınmış- başka bir güneşi aradım; önermelerin ve adaların garkolacakları kuşkucu bir okyanus, bilgiden usanmış, uyuşturucu ve sakin, uçsuz bucaksız bir sıvı aradım.Şu yeryüzü- Yaratıcı'nın günahı! Fakat artık başkalarının günahlarının kefaretini ödemek istemiyorum. Kıtaların dışındaki bir can çekişmede, gayri şahsi bir batışa, doğumumun etkisinden kurtulmak istiyorum.''
Read On 0 yorum

çürümenin kitabı-gerilemenin çehreleri

Salı, Mart 11, 2008
''...Bir tükeniş ikliminde yaşarız: Yaratma, uydurma, imal etme fiili, kendi başına değil kendini takip eden boşlukla,düşüşle anlamlıdır. Daima ve kaçınılmaz olarak başarısızlığa mahkum olan çabalarımızı gösterebileceğimiz tanrısal ve tüketilemez zemin, kavramlarımızın ve ihsasımızın alanları dışında yer alır.- İnsan yorgunluk eğilimiyle doğmuştur: Dikey konumu benimsediğinde ve böylelikle dayanak imkanlarını azalttığında, olmuş olduğu hayvanın bilmediği zayıflıklara mahkum etmiştir kendini. İki bacağın üzerinde onca malzemeyi ve buna bağlı tüm tiksintileri taşımak! Nesiller yorgunluğu biriktirir ve aktarrırlar; babalarımız bize bir kansızlık mirası, bir yılgınlık yedeği, bir çürüme kaynağı ve yaşam içgüdülerimizden daha güçlü bir hale gelen bir ölme enerjisi bırakmışlardır. Bezginlik sermayemize yaslanan yok olma alışkanlığı da sinir zayıflığını-özümüzü-dağılmış tende hayata geçirmemize böyle imkan verecektir...''
Read On 0 yorum

çürümenin kitabı-gerilemenin çehreleri

Salı, Mart 11, 2008
''...Bir tükeniş ikliminde yaşarız: Yaratma, uydurma, imal etme fiili, kendi başına değil kendini takip eden boşlukla,düşüşle anlamlıdır. Daima ve kaçınılmaz olarak başarısızlığa mahkum olan çabalarımızı gösterebileceğimiz tanrısal ve tüketilemez zemin, kavramlarımızın ve ihsasımızın alanları dışında yer alır.- İnsan yorgunluk eğilimiyle doğmuştur: Dikey konumu benimsediğinde ve böylelikle dayanak imkanlarını azalttığında, olmuş olduğu hayvanın bilmediği zayıflıklara mahkum etmiştir kendini. İki bacağın üzerinde onca malzemeyi ve buna bağlı tüm tiksintileri taşımak! Nesiller yorgunluğu biriktirir ve aktarrırlar; babalarımız bize bir kansızlık mirası, bir yılgınlık yedeği, bir çürüme kaynağı ve yaşam içgüdülerimizden daha güçlü bir hale gelen bir ölme enerjisi bırakmışlardır. Bezginlik sermayemize yaslanan yok olma alışkanlığı da sinir zayıflığını-özümüzü-dağılmış tende hayata geçirmemize böyle imkan verecektir...''
Read On 0 yorum

doğmuş olmanın sakıncası...

Salı, Mart 11, 2008
''Yaşamak savaşı, kaybetmektir.''''Cennet dayanılır gibi değildi; yoksa ilk insan kendini ona alıştırmış olurdu. Bu dünya da ondan aşağı kalmaz; çünkü burada cenneti özlüyoruz ya da ondan başka bir şey umuyoruz. Ne yapmalı peki, nereye gitmeli? Hiçbir şey yapmayalım, hiçbir yere gitmeyelim. Hepsi bu kadar basit.''''Tanrı vardır, yoksa bile''''Doğmuş olmaktan dolayı kendimi bağışlamıyorum. Sanki dünyaya gelerek bir gizeme saygısızlık etmiş, adı olmayan önemli bir hata etmiştim. ''''Hiçbir şey yapmıyorum, kabul. Ama saatlerin geçtiğini görüyorum – bu, onları harcamaya çalışmaktan iyidir.''''Tüm cinayetleri işlemiş olmak, baba olma cinayeti dışında.''''Hayatta olmak – Ansızın bu deyimin garipliği ile şaşkına döndüm. Sanki hiç kimseyi ilgilendirmiyormuş gibi.''''Ölüme doğru değil bu koşu, doğum felaketinden kaçarız çırpınarak. Bu yıkımdan kurtulanlar, onu unutmayı deneyenlerdir sadece. Doğum anındaki endişenin geleceğe yansımasından başka bir şey değildir ölüm korkusu … Doğum tiksindirir bizi, bu kesin. Oysa en büyük iyiliğin doğmuş olmak, en kötüsünün hayatın başında değil; sonunda olduğunu ezberlettiler bize. Kötülük, gerçek kötülük, yine de arkamızdadır, önümüzde değil.'''' İki çeşit ruh vardır: gündüz ve gece görünen. Yöntemi de, töresi de farklıdır bunların. Gün ortası saklanılır, her şey karanlıkta söylenir. Başka insanların uykuya gömüldüğü saatlerde insanın kendine sorduğu şey için düşündüklerinin iyi ya da kötü sonuçları pek önemli değildir. Bunun için, kendisine ya da başkalarına yapabileceği kötülüğü düşünmeksizin doğmuş olma talihsizliğini kurcalar durur. Ve gece yarısından sonra başlar tehlikeli gerçeklerin baş döndürücü sarhoşluğu!''
Read On 0 yorum

burukluk-batı

Salı, Mart 11, 2008
''I. – Oturmamış içgüdüler, hasara uğramış inançlar, takıntı ve mızmızlanmalar. Romalar'ı ve Atinalar'ı kollayan genç Alaric'lerin(*) karşısında, her tarafta emekliye ayrılmış fatihler, kahramanlık rantiyeleri; her tarafta hantalların paradoksları. Eskiden salon nükteleri ülkeleri katediyor, sersemleri ya şaşkına çeviriyor ya da inceleştiriyordu. Süsüne düşkün ve hırçın Avrupa, ömrünün baharındaydı; — bugün, tiridi çıkmış olduğundan, artık kimseyi tahrik etmiyor. Bununla birlikte Barbarlar, onun dantellerinin mirasına konmayı bekliyor ve can çekişmesinin uzamasına öfkeleniyorlar.
II. – Fransa, İngiltere, Almanya; belki İtalya. Ya gerisi... Bir uygarlık hangi kazayla durur? Hollanda resim sanatı ya da İspanyol mistisizmi neden sadece bir an parlamışlardır? Dehalarından fazla yaşayan onca halk! Gözden düşüşleri de trajiktir; fakat Fransa'nın, Almanya'nın ve İngiltere'nin gözden düşmeleri, içlerinde tamiri imkânsız olan bir şeye, bir sürecin sona ermesine, bir görevin yerine getirilmiş olmasına bağlıdır; tabiidir, izah edilebilirdir, hak edilmiştir. Başka türlü olabilir miydi? Bu ülkeler rekabet, kardeşlik ve nefret ruhuyla, birlikte büyümüş ve birlikte yıkıma uğramışlardır; bununla birlikte, yerkürenin geri kalan kısmında taze dolandırıcı takımı enerji depoluyor, çoğalıyor ve bekliyordu. Buyurgan içgüdüleri olan kabileler büyük bir güç oluşturmak için toplaşırlar; mütevekkil ve sallantıda oldukları an gelir, küçük bir rol için can atarlar. Artık istila edilemediği zaman, istilaya uğramaya razı olunur. Hannibal'in dramı, erken doğmuş olmaktır; birkaç yüzyıl sonra Roma'nın kapılarını açık bulurdu. İmparatorluk açıktaydı, günümüz Avrupası gibi.
III. – Batı'nın derdinin tadına hepimiz bakmışızdır. Sanat, aşk, din, savaş — bu konularda, artık bunlara inanamayacak kadar çok şey biliyoruz; hem sonra, öyle çok yüzyıl kendini bunlarla yıpratmıştır ki... Tastamam mükemmeliyetin devri geçmiştir; şiirlerin konusu mu? Canı çıkmıştır. — Sevmek mi? Ayaktakımı bile "duygu"yu boşlamıştır. Dindarlık mı? Katedrallere bir bakın: Artık sadece kifayetsizler diz çöker. Hâlâ vuruşmak isteyen kim kalmıştır? Kahramanın miadı doldu; bir tek, gayri şahsî kırımlar yürürlükte. İleri görüşlü kuklalarız, devasızlık önünde numaralar yapmaya ancak yararız. Batı mı? Yarını olmayan bir mümkün.
IV. – Dümenlerimizi adalelere karşı savunamadığımızdan, yakında herhangi bir amaç için gitgide daha az yararlanılabilir olacağız; önüne gelen bizi kıskıvrak bağlayacak. Batı'yı seyreyleyin: bilgi, şerefsizlik ve uyuşuklukla dolup taşıyor. Haçlılar, şövalyeler, korsanlar meğer buna varmak içinmiş, bir görev yerine getirildiğinde kapılınan alıklığa... Roma, lejyonlarını geri çektiğinde, Tarih'ten ve alacakaranlık derslerinden habersizdi. Bizim durumumuz hiç öyle değil. Tepemize ne karanlık bir Mesih inecek!''
Read On 0 yorum

ecinniler

Salı, Mart 11, 2008
.... Varolamaz, ama Tanrı''dır. Bir taş acı duymaz ama taşın düşmesinden duyulan korkuda acı vardır. Acı ve korkuya üstün gelenin kendisi Tanrı olacaktır. O zaman yeni bir hayat başlayacak, yeni bir insanoğlu doğacak ve her şey yenilenecek. Ondan sonra da tarih ikiye ayrılacaktır. Gorilden Tanrı''nın yok edilmesine kadar olan çağ ve Tanrı''nın yok edilmesinden...'' ''Gorile kadar olan çağ mı?'' ''Yeryüzünün ve insanoğlunun fiziksel değişmesine kadar olan çağ. İnsanoğlu Tanrı olacak. Fiziksel yapısı değişecek. Dünya da değişecek. Her şey değişecek... Düşünüşler ve duygular bile. Ne zannediyorsunuz: İnsanoğlu o zaman fiziksel olarak değişmeyecek mi?'' Pek saygıdeğer Stepan Trofimovich Verkhovensky''nin biyografisinden bazı bilgiler. Şimdiye kadar kayda değer özelliklerin olmadığı kentimizdeki garip olayları anlatmadan önce, tecrübeli bir yazar olmadığımdan, biraz geriye gidip, pek becerikli ve saygıdeğer Stepan Trofimovich Verkhovensky''mizi ilgilendiren biyografik bilgilerle başlamanın gerekli olduğunu anladım.
Read On 0 yorum

ezeli mağlup-hedefsiz yaşamak

Salı, Mart 11, 2008
...Sayın Cioran, anlam sorusu katiyetle kaçınılması gereken bir soru mudur?
Bu soru hayatım boyunca kafamı meşgul etti, ama hiçbir cevap bulamadım. Epey okuduktan ve düşündükten sonra, Tuna kıyısındaki bir köylüyle, ya da tarihöncesindeki okumaz-yazmaz insanlarla aynı sonuca vardım: Cevap yotur. Buna tevekkül etmek ve geldiği gibi hayata maruz kalmak gerekmektedir.
(Helga Perz ile yaptığı söyleşi)
Read On 0 yorum

Benim kozmogonim temel kaosa bir üç nokta sonsuzluğu katıyor

''İnandığı zaman inanmadığına inanır, inanmadığı zaman inanmadığına inanmaz.'' ecinniler

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul, Turkey
"çaldığım kendi yerim mi?" [M.Blanchot]

İzleyiciler

İzlek