alacakaranlık düşünürü
"Varoluşun kendi evimizin hiçliği kendi sürgünlüğümüz olması mümkün mü?"

yeraltından notlar

Pazar, Mayıs 03, 2009
Hovardalık günlerimin sonunda daha fazla hayaller içerisine gömülür, pişmanlık, gözyaşları, lanetler ve sevinçlerle dolardı yüreğim. Bazı zamanlar, bu sarhoşluk ve her yanımı kuşatan mutluluk, bana kendimle alay etmeyi unuttururdu. Neredeyse damarlarımda dolaşırdı umut, inanç ve sevgi. O zamanlar dışarıdan gelecek bir mucizeyle önümdeki her şeyin ferahlayacağına, iyi, güzel ve kusursuz bir çalışma ufkunun beni beklediğine inanırdım. (Bu çalışmanın ne olduğunu tam olarak bilmiyordum, ama benim için kusursuzdu.) Hayallerimde neredeyse, beyaz bir at sırtında, başımda defne dalı eksik bir vaziyette gökten yeryüzüne inecektim. Ortalarda bir yerlerde olmayı hiçbir şekilde kabul edemezdim; bu nedenle gerçek hayatta da en alt tabakaya hiç itirazsız giriyordum. Ya büyük bir kahraman olacak ya da çamura batacaktım; ikisinin ortası olmam mümkün değildi. Beni en çok üzen şey ise çamurda debelenirken aslında bir kahraman olduğumu düşünmemdi. Sadece kahramanlar çamura batabilir, diğer insanların buna hakkı yoktur, diye düşünürdüm. Bir kahraman, çamura ne kadar batsa da çamurlanmaz; bir kahramanın çamuru affettirmesi için yüce insan olması gerekir.İşin en garip yanı, bu "güzel ve yüce şeyler"in hovardalık dönemlerimde de içimde olmasıydı. En iğrenç kepazeliklerim esnasında gelerek, içimde şiddetli patlamalar yapıp hovardalığıma hiç de zarar vermeden çekip gitmesi, beni çok şaşırtıyordu. Yaşadığım bu zıtlıklardan doğan acıyla orantılı olarak aldığım zevk de artıyordu. Hissettiğim acılar, içinde bulunduğum çelişkiler ve ruh tahlilleri, bana bu zevki veriyordu. Bu ızdıraplar ve ızdırapçıklar, hovardalığımı daha bir zevkli kılıyor, bir bakıma tuzu biberi oluyordu.Elbette ki bütün bunların bir derinliği vardı. Sıradan insanların gittiği yerlere giderek, çamura batmamın bir anlamı olmalıydı zaten. Beni çeken bir yan olmasaydı, hiç geceleri hovardalığa çıkar mıydım? Asil bir tarafı olmayan hiçbir davranışta bulunmazdım ben. Tanrım! Ne aşklar yaşadım hayallerimde, "güzel ve yüce şeyler"e dalarak. Bunlar, yeryüzünde asla bulunmayan, hayali sevgilerdi; ama bana yetiyor ve sonradan gerçek bir sevgi duymama da ihtiyaç bırakmıyordu. Her şeyi tatlı bir tembellikle sanata bağlıyordum. Sağdan soldan, şairlerden, romancılardan kaptığım mükemmel yaşam sahnelerini, istediğim gibi değiştirerek hayallerimde ben de yaşıyordum. Her defasında kahraman bendim ve yenilenler bunu mecburen kabul ediyorlardı; ben de onları bir çırpıda affediyordum. Ünlü bir şair, bir mabeyinci olur ve sonra da aşık olurdum. Sahip olduğum büyük serveti insanlar için harcardım. Sonra, herkesin gözü önünde bütün günahlarımı açıklardım; elbette bunlar, içinde "güzel ve yüce şeylerden fazlasıyla bulunan Manfredvari günahlardı. Bütün herkes ağlayarak bana sarılıyordu (yapmadıkları takdirde ne kadar budala olduklarım göstereceklerdi); ben ise ayaklarım çıplak, karnım aç bir şekilde yeni fikirler yaymak için yollara düşerek, geri düşüncelileri Austerlitz'de ortadan kaldırıyordum. Bundan sonra genel bir af ilan edilir ve her yanda marşlar çalardı; Papa, Roma'yı bırakıp Brezilya'ya gitmeyi kabul ederdi. Daha sonra bütün İtalya halkı onuruna Korno gölü kenarındaki Bargez köşkünde büyük bir balo verilirdi. (Bunun için Korno gölü Roma'ya getirilecekti elbette.) O anda köşkün bahçesinde bazı olaylar olurdu. Bunun gibi birçok hikâye, anlıyorsunuz beni değil mi?Şimdi, bu hayallerimi, bu şekilde ortalığa sermemin hiç de iyi bir davranış olmadığını söyleyeceksiniz; hem de bunca itiraf, coşku ve gözyaşından sonra... Neden iyi bir davranış olmuyormuş? Yoksa bunların, sizin yaşadıklarınızdan daha aptalca ve utanç verici olduğunu mu düşünüyorsunuz? Aslında bazıları çok iyi tasarlanmış hayallerdi; üstelik hepsi de Komo gölü etrafında geçmiyordu. Evet, siz haklısınız... Bu yaptıklarım çok alçakça ve bayağı şeylerdi; ama asıl alçakça olan, kendimi size haklı göstermeye çalışmamdır. Şimdi de kendimi kötülemem, her şeyi daha berbat yapıyor. Artık bu kadar yeter, çünkü gittikçe çamura batıyor, buna rağmen anlatmak istediklerimi de anlatamıyorum.Hayal dünyasında yaşamaya üç aydan fazla dayanamıyor, sonunda insanlara karışmak için büyük bir istek duyuyordum. Benim için insanlara karışmak, şefim Anton Antonoviç Setoçkin'in evine gitmekten ibaretti. Hayatımda en fazla şaşılacak şey, ömrüm boyunca sadece o adamla görüşmemdir. Setoçkin'e de ancak arada bir, içimde büyük coşkular hissettiğim zamanlar giderdim. Hayallerim, insanlarla kucaklaşmak isteyecek kadar mutluluk verdiğinde, bir insanla konuşma ihtiyacı duyarak ona gidiyordum.Anton Antonoviç'e sadece salı günleri gidebildiğimden, insanlarla görüşme isteğimin bu günlere denk gelmesi gerekiyordu. Pyati Uglov civarındaki bir apartmanın dördüncü katında oturuyordu Anton Antonoviç. Dört odalı, basık tavanlı, duvarları sarıya boyanmış bir evi vardı ve onlara ancak yetiyordu. Çok az eşyası vardı ve onların rengi de sarıya çalıyordu. İki kızı vardı Setoçkin'in ve bir de misafirlere çay ikram eden kızkardeşi. Kısa boylu ve yassı burunlu olan kızlardan biri on üç, diğeri on dört yaşındaydı. Aralarında her zaman fısıltıyla konuşup gülüştükleri için onlardan çekinirdim. Ev sahibi, her zamanki gibi, çalışma odasında bulunan yazı masasının arkasındaki deri koltukta oturur, yanında da ya bizden ya da başka bir bakanlıktan kır saçlı bir memur olurdu. Konukları, hiç değişmeyen birkaç kişiden ibaretti. Konuşulan şeyler ise vergiler, meclisteki toplantılar, aylıklar, atamalar, Ekselans ve insanların gözüne girme sanatı olurdu her zaman. Söze katılacak cesareti bulamazdım kendimde ve onları saatlerce aptal aptal dinler, herkes gidene kadar da otururdum. Üzerime bir sersemlik çöker, her yanım terlemeye ve tutulmaya başlardı. Bunlar, çok yararlı ziyaretlerdi; çünkü eve döndüğümde, insanlarla görüşme isteğim bir süreliğine ortadan kalkıyordu
Read On 0 yorum

yeraltından notlar

Pazar, Mayıs 03, 2009
O sıralar yirmi dört yaşındaydım ancak. O zamanlar bile, dağınıklığıyla ruhumu sıkan yabani bir hayatım vardı, insanlarla görüşüp konuşmaktan kaçınıyor, zamanla daha fazla içime kapanıyordum. Çalıştığım yerde, kimsenin yüzüne bakmamaya gayret gösteriyordum. Çalışma arkadaşlarım -hissettiğim kadarıyla- beni garip bir adam olarak görmekle kalmıyor, aynı zamanda tiksinti duyuyorlardı. Benden başka insanlar, neden kendilerine tiksintiyle bakıldığını hissetmiyorlar, diye düşündüğüm oluyordu. Memurlardan birinin iğrenç yara izleriyle dolu, haydut suratına benzer bir yüzü vardı. Ben, böyle iğrenç bir surata sahip olsaydım, sanıyorum kimseye bakamazdım. Bir diğerinin giysisi öylesine kirliydi ki, kokudan yanına yaklaşamıyorduk. Yine de ne kılıklarından, ne iğrenç suratlarından, ne de psikolojik sorunlarından çekinmiyorlardı. Kendilerine tiksintiyle bakılması umurlarında bile değildi, yeter ki amirleri böyle bakmasın...Sonsuz gururum ve aşın titizliğim nedeniyle kendime karşı iğrenme derecesinde bir nefret duyuyordum; sadece bununla kalmıyor, başkalarının da bana aynı gözle baktığını düşünüyordum. Mesela, yüzümü çok çirkin buluyor, ahmakça bir ifadesi olduğundan şüpheleniyordum. Bu sebeple işe her gidişimde, ahmaklığımı görmesinler diye bir sürü sıkıntıya girerek, rahat davranmaya çalışıyor, yüzüme soylu bir anlam vermek için uğraşıyordum. "Yüzüm güzel olmayabilir; soylu, anlamlı ve çok zeki görünsün yeter!" diye düşünüyordum. Bütün bunları istiyordum, ama bir taraftan da, bunun hiçbir zaman olmayacağım acı duyarak hissediyordum. Aslında benim tek istediğim, yüzümün zeki görünmesiydi. Yüzümü zeki bulmaları şartıyla, ahmakça görünmeye bile razıydım.En küçüğünden en büyüğüne kadar işyerindeki herkesten nefret ediyor, onları hem küçümsüyor, hem de biraz korkuyordum. Bazen de onları kendimden çok üstün olarak görüyordum. Bunlar, kendiliğinden oluyordu: Ya küçük ya da üstün görüyordum. Gururlu insan, ancak kendini bilen ve kendim büyük bir titizlikle sorgulayıp küçümseyen insandır. Fakat şu da var ki, insanları küçümserken de, üstün görürken de, birisini gördüğümde bakışlarımı hemen yere indiriyordum. "Acaba, şu adamın bakışlarına dayanabilecek miyim?" diye denemeler yapar, sonuçta gözlerini ilk kaçıran da ben olurdum. Kahrolacak derecede üzülüyordum buna. Bir yandan da gülünç duruma düşmekten korkuyordum; bu nedenle göreneklere uyarak, çoğunluğa göre hareket ediyordum. Hareketlerimin diğer insanlarınkinden farklı olması, beni öylesine korkutuyordu ki! Farklı olmaya kim dayanabilirdi ki! Zamanımızın aydınları gibi duygusallığım hastalık derecesine ulaşmıştı. Bu aydınlar, bir sürünün koyunları gibi aynı, birbirinden miskin insanlardır. Belki de işyerimizdekilerden sadece ben aydın olduğum için, kendini korkak, köle ruhlu hisseden de yalnız bendim. Bu, sadece bir his değildi; ben, gerçekten korkak ve köle ruhlu bir insandım. Hiç çekinmeden söylüyorum: Zamanımızda akıllı her insan, aynı zamanda korkak ve köle ruhludur; bu, böyle olmakdır zaten. Bu, onlar için çok olağan bir durumdur; hatta benim düşünceme göre, yaratılma nedenleri de budur. Akıllı adamlann aynı zamanda korkak ve köle ruhlu oluşları, zamanımızda görülen bazı tesadüflerle açıklanamaz; bu, her zaman böyledir. Bu doğa kanunundan nasiplenmemiş hiçbir akıllı adam yoktur. Bir yerde kabadayılık edip övünenler, sakın çok sevinmesinler; çünkü başka bir yerde mutlaka pes edeceklerdir. Hiçbir zaman değişmeyecek, kaçınılmaz bir sonuçtur bu. Kabadayılıkta ısrar edenler, sadece eşekler ve melezlerdir; onlar da bir yere kadar dayanabilirler. Hiçbir değeri olmayan bu yaratıkları önemsememek daha iyidir.O sıralar beni üzen bir durum daha vardı: Ne ben birine benziyordum, ne de bana benzeyen birisi vardı. "Onlar beraberler, ben ise farklıyım," diye derin derin düşünürdüm.Bunlar da gösteriyor ki, o zamanlar çok toydum. Bazen de tam tersi hareket ederdim. İşe gitmekten son derece yorulur, eve hasta olarak dönerdim. Bunun arkasından, kendiliğinden bir duraklama, kayıtsızlık nöbeti başlar (zaten her şey bende nöbetler şeklinde oluşurdu); kıskançlığım ve huysuzluğumla alay ederek, kendimi romantik olmakla suçlardım. İşyerindekilerle hiç konuşmak istemezken, bazı zamanlar, konuşmayı bırak, dostluk kurmak için uğraşırdım. Onlarla aramdaki soğukluk aniden ortadan kalkardı. Kimbilir, belki de bu soğukluklar, bende olmayan, kitaplardan edindiğim özelliklerdir. Bu, şimdiye kadar çözemediğim bir sorunumdur. İşyerindekilerle dostluğu bir ara öylesine ilerlettim ki, evlerine gitmeye, kağıt oynamaya, içki içmeye, özel meselelerimi konuşmaya başladım. Şimdi, izninizle konuyu biraz değiştirmek istiyorum.Kuşlarda genel olarak başı yıldızlara ulaşan Fransız ve Alman romantiklerini bulamazsınız. Hele şu Fransızlar; bütün Fransızlar barikatlarda can verse, nezaket gereği bile olsa değişmeden, yıldızların şarkısını söylemeye devam ederler. Bizim Rus topraklarında saf, başı yıldızlarda hayalciler yoktur ve bizi Almanlardan ayıran da budur zaten. Akıllarını Kostancoğlular ve Piyotr İvanoviç amcalarla bozarak, onlarda idealimizi arama ahmaklığını gösteren zamanımızın eleştirmen ve yazarlarıdır ki, bizim romantiklerimizi, Almanların ve Fransızların başlan yıldızlarda romantikleriyle bir tutmaya kalkışmışlardır. Halbuki bizim romantiklerimizle Avrupa romantiklerinin özellikleri birbirlerine çok zıttır ve hiçbir Avrupa ölçüsü bizimle kıyaslanamaz.(İzin verirseniz, şu eski, saygıdeğer, büyük "romantik" sözcüğünü kullanmak istiyorum.) Bizim romantiklerin özelliği, her şeyi anlamak, çoğu zaman bizim en üstün zekâlarımızdan bile daha iyi görmek, hiç kimseye boyun eğmemek, bunun yanında kimseyi de gücendirmemektir. Bunlar, politik davranıp dolambaçlı yollardan geçerek lojman, emeklilik hakkı, nişanla ödüllendirilme gibi bazı çıkarlarını gözlerinin önünde bulundurarak, hedeflerine ulaşmak için birtakım coşkulan, duygulu şiir kitaplarını bile kullanmayı adet haline getirmişlerdir. Diğer taraftan hayatlan boyunca "güzel ve yüce şeyler"i içlerinde saklarlar, bu nedenle değerli bir mücevher gibi kendilerini de koruma altına alırlar. Romantiklerimiz zengin adamlardır, aynı zamanda da korkunç düzenbazdırlar. Bunları hayat tecrübeme dayanarak söylüyorum. Bu, romantiklerimizin zekâsına bağlıdır elbette. Aman, ben neler söylüyorum! Bizim romantiklerimiz her zaman zekidir; benim bahsini etmek istediklerim, şu ahmak romantikler, en iyisi onları hesaba katmamak. Bunlar, en verimli dönemlerinde Almanlaşmışlar ve hatta bazıları, cevherlerini koruyabilmek için Weimar'a ya da Schwarzwald'a yerleşmişlerdir.Ben, işyerindeki görevimi çok küçümsüyordum; ama ne var ki, orada çalıştığım, geçimimi sağladığım için açıkça kötüleyemiyordum. Sonuçta kötülemiyordum ya, siz ona bakın! Bizim romantiklerimiz akıllarını oynatsa-lar da önlerinde başka bir iş seçeneği yoksa, seslerini asla çıkarmazlar. Diğer yandan, "İspanya Krallığı" hayalleri delilik derecesine varıp akıl hastanesine gönderilinceye kadar da kapı dışarı edilmezler. Bizde aklını oynatanlar ancak zayıf, soluk yüzlü sarışınlardır. Romantiklerin çoğu, zamanla çok önemli yerlere gelirler. Şaşılacak derecede bir duygu bolluğu ve zıt hisler taşırlar. O zamanlar bu düşüncelerle kendimi avuturdum, fikirlerim şu anda da aynıdır. Düşüşlerinin son basamağında bile ideallerini bırakmayan "geniş yaratıklar"ın, bizde bu kadar çok olma nedeni budur. İdealleri uğruna kıllarını bile kıpırdatmazlar, azılı birer haydut, hırsız gibi davranırlar; fakat ilkideallerine duydukları saygı hiç kaybolmaz, çok namuslu bir ruha sahiptirler. Evet, sadece bizim ülkemizde en aşağılık, en adi insanlar aynı zamanda çok namuslu olabilirler. Şunu tekrar belirteyim ki, bizim romantiklerimiz içinde işini bilen düzenbazlar (düzenbaz kelimesini iltifat olsun diye kullanıyorum) öylesine çoktur ki... Bu insanlar öylesine gerçekçi ve becerikli olabiliyorlar ki, amirleri şaşkına düşüyor, çevresindekilerin hayretten ağızları açık kalıyor.Şaşılacak bir ruh çeşitliliği bu; artık gelecekte nasıl gelişeceğini, bizim için nasıl sonuçlar doğuracağını Tanrı bilir! Ne de olsa elimizdekiler çok kıymetli şeyler... Bunu gülünç, kokuşmuş bir milliyetçilik çerçevesinde söylemiyorum. Eminim ki, yine alay ettiğimi düşünüyorsunuz. Ya da tam tersi, bunların gerçek düşüncelerim olduğunu kabul ediyorsunuz. Şunu söyleyeyim ki baylar, her iki düşünce de beni çok memnun edecek ve büyük bir onur verecektir. Lütfen, konu dışına çıktığım için bağışlayın beni.
Read On 0 yorum

Çürümenin Kitabı-Fanatizmin Şeceresi

Pazar, Mayıs 03, 2009
Aslında her fikir yansızdır, ya da öyle olmalıdır; ama insan onu canlandırır, alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona; saflığını yitirmiş, inanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini alır, bir olay çehresine bürünür: Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur... İdeolojiler, doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.İçgüdüsel olarak putlara taptığımızdan, düşlerimizin ve çıkarlarımızın nesnelerini kayıtsız şartsız şeyler haline getiririz. Tarih, bir Sahte Mutlaklar Geçidi'nden, bahaneler adına dikilmiş bir tapınaklar dizisinden, zihnin Gayri Muhtemel önünde küçülmesinden ibarettir. Dinden uzaklaştığında bile insan dine tâbi kalır; bütün çabasıyla tanrı benzerleri yaratır, sonra da benimser bunları ateşlilikle: İçindeki kurgu ihtiyacı, mitoloji ihtiyacı, apaçık gerçeğin ve gülünçlüğün üstesinden gelir. Bütün cinayetlerinin sorumluluğu tapma gücündedir: Bir tanrıyı yakışıksızca seven kişi, başkalarını da onu sevmeye zorlar, buna razı olmazlarsa onları yok etmeye de hazırdır. Hiçbir hoşgörüsüzlük, ideolojik taviz vermezlik veya din yayıcılığı yoktur ki, şevkin hayvanî temelini açığa vurmasın. Hele insan ilgisizlik melekesi'ni bir yitirsin: Potansiyel bir katil haline gelir. Hele fikrini tanrıya dönüştürsün: Bunun sonuçları sayılamayacak kadar çoktur. Ancak bir tanrı ya da tanrı taklitleri adına insan öldürülür: Akıl Tanrıçası'nın, ulus, sınıf ya da ırk fikrinin yol açtığı aşırılıklar Engizisyon'un ya da Reform'un-kilerle akrabadır. Kanlı marifetler konusunda coşku dönemlerinin üzerine yoktur: Azize Tereza ancak yakılan insanlarla çağdaş olabilirdi, Luther de köylü katliamlarıyla... Mistik krizlerde, kurban iniltileriyle vecd iniltileri birbirine paraleldir... Darağaçları, zındanlar, hücreler, ancak bir imanın gölgesinde çoğalır – ruhu hepten sarmış olan o inanma ihtiyacının gölgesinde. Bir doğruyu, kendi doğrusunu elinde bulunduran kişinin yanında şeytan bile epey soluk kalır. Neronlar'a, Tiberiuslar'a karşı adaletsiz davranıyoruz: Ayrılıkçılık kavramını hiç de onlar icat etmemiştir: Katliamlarla kendini oyalayan, çığrından çıkmış hayalciler olmuşlardır sadece. Hakikî katiller, dinî veya siyasî düzeyde bir ortodoksluk kuranlardır; mümin ile mezhep sapkını arasında ayrım yapanlardır.Fikirlerin birbirinin yerine geçebildiğini kabullenmemekte ısrar edilince, kan akar... Kesin kararların altından bir hançer yükselir; alevli gözler cinayet habercisidir. Hamlet'ten etkilenmiş mütereddit bir ruh asla zarara yol açmamıştır: Kötülüğün ilkesi irade gerilimindedir, huzuru yaşayamamaktadır; tıka basa ideallerle dolu, kanaatlerinin ağırlığı altında patlayan ve şüpheyle tembelliği –bütün faziletlerinden daha soylu zaafları– alaya almakla gönül eğlemiş olduğu için, mahvolduğu bir yola, tarihe, o densiz sıradanlık ve kıyamet karışımına girmiş olan bir ırkın Prometheus'vâri megalomanisindedir... Orada kesinlikler çoktur: Bunları kaldırın, özellikle de sonuçlarını kaldırın: Cenneti yeniden kurarsınız. Düşüş, bir doğrunun peşine takılma ve onu bulmuş olmaktan emin olma değilse; bir dogma için duyulan tutku, bir dogmanın içine yerleşme değilse nedir? Bundan fanatizm doğar –insana işgörür olma, peygamberlik yapma ve terör zevkini veren temel kusur–, o lirik cüzzam aracılığıyla ruhlara bulaşır, boyun eğdirir; onları ezer ya da taşkınlaştırır... Bunun elinden bir tek kuşkucular kurtulur (ya da miskinler ve estetler), çünkü hiçbir şey önermezler, çünkü –insanlığın hakikî velinimetleri olan onlar– tarafgirlikleri yok eder ve içlerindeki sayıklamayı tahlil ederler. Bir Pyrrhon'un(*) yanında, kendimi bir Aziz Paulus'un yanında olduğundan daha güvenlikte hissederim; nüktedan bir bilgeliğin, zincirinden boşanmış bir azizlikten daha yumuşak olması nedeniyle... Ateşli bir ruhta, kılık değiştirmiş bir avcı hayvan bulunur; kişi, bir peygamberin pençelerinden kolay kolay kurtulamaz... İster sema adına, ister site veya başka bahaneler adına sesini yükselttiğinde, uzaklaşın ondan: Yalnızlığınızın satiridir, onun hakikatlerinin ve taşkınlıklarının berisinde yaşamanızı affetmez; histerisini, varını yoğunu onunla paylaşmanızı ister; bunu size dayatmak ve sizi tanınmaz hale getirmek ister. Bir inanç tarafından ele geçirilip onu ötekilere iletmeye çalışmayan insan, selâmet saplantısının hayatı soluksuz bıraktığı bir yer olan yeryüzüne yabancı bir olaydır. Etrafınıza bakın: Her tarafta vaaz veren solucanlar; her kurum bir misyonu dile getirir; tapınaklar gibi belediyelerin de mutlakları vardır; yönetimin ise yönetmelikleri – maymunların kullanımına yönelik metafizik... Hepsi de bütün insanların yaşamına çare bulmaya çabalar: Dilenciler ve şifasız hastalar bile buna can atarlar: Dünya kaldırımları ve hastaneler reformcularla dolup taşar. Olay kaynağı haline gelme isteği, her birinin üzerine zihinsel bir karışıklık, ya da kişinin kendi istediği bir lânet gibi etki eder. Toplum – bir kurtarıcılar cehennemi! Diogenes'in elinde lambasıyla aradığı, ilgisiz biriydi...Birisinin idealden, gelecekten, felsefeden içten bir şekilde söz ettiğini, emin bir ses tonuyla "biz" dediğini, "diğerleri"ni andığını duymam; kendini onların tercümanı olarak gördüğüne şahit olmam onu kendime düşman görmem için yeterlidir. Onda bir tiran müsveddesi, aşağı yukarı bir cellat görürüm; tiranlar kadar, büyük cellatlar kadar nefrete müstahaktır. Her imanın bir tür terör icra etmesindendir bu; ve bunu yerine getirenin "saflar" olması, olayı daha da ürkütücü hale getirir. Kurnazlara, düzenbazlara, zirzoplara güvenilmez; halbuki tarihteki hiçbir büyük kargaşa onlara isnat edilemezdi; hiçbir şeye inanmadıkları için ne yüreklerinize ne de artdüşüncelerinize karışırlar; sizi kendi gevşekliğinizin, ümitsizliğinizin ya da yararsızlığınızın eline bırakırlar; insanlık yaşadığı azıcık refah anlarını onlara borçludur: Fanatiklerin işkence ettiği ve "idealistler"in batırdığı halkları kurtaran onlardır. Doktrinsizdirler, sadece kaprisleri ve çıkarları vardır; ilkeli despotizmin yol açtığı yıkımlardan bin kere daha dayanılır olan uyumlu zaaflardır bunlar. Zira hayattaki bütün kötülükler bir "hayat anlayışı"ndan ileri gelir. Olgunlaşmış bir siyaset adamı, eski Sofistler'in çalışmalarını derinleştirmeli ve şan dersleri almalıdır; – bir de yolsuzluk dersleri...Fanatik ise yolsuzluğa kapılmaz: Bir fikir uğruna öldürüyorsa, onun için pekâlâ ölebilir de; her iki durumda da, tiran veya şehit de olsa, bir canavardır. Bir inanç için acı çekmiş olandan daha tehlikeli varlık yoktur: En büyük zalimler, kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar. Acı, güç iştahını azaltmak şöyle dursun, onu azdırır; zihin de kendini bir soytarının meclisinde bir kurbanınkinden daha rahat hisseder; onu, bir fikir için ölünen gösteriden daha fazla tiksindiren hiçbir şey yoktur... Yücelik ve kan dökmeden bıkıp usandığı için, evrenle eş düzeyde bir taşra sıkıntısının; şüphenin bir olay ve ümidin bir musibet gibi görüneceği değişmezlikte bir Tarih'in hayalini kurar...

(*) Kuşkuculuk okulunun M.Ö. 365-275 yıllarında yaşamış olan kurucusu.
Read On 0 yorum

Çürümenin Kitabı-Anti-Peygamber

Pazar, Mayıs 03, 2009
Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar... Vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki, korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar. Her insan, kendinin bir şey önereceği ânı bekler: Ne önerdiği önemli değildir. Bir sesi vardır ya, o yeter. Ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz... Çöpçüsünden züppesine kadar herkes, cinaî cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır; hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister: Ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hale gelir; insanın kendi hayatı daha da çekilmez olur: Başkalarının işlerine hiç karışmadığı zaman kişi kendi işleri için o kadar endişe duyar ki, kendi "benliği"ni bir dine çevirir, ya da tersten havarilik yaparak "benliği"ni yok sayar: Evrensel oyunun kurbanıyızdır... Varoluşun veçhelerine getirilen çözüm önerilerinin bolluğu, ancak bu önerilerin nafilelikleriyle mukayese edilebilir. Tarih: İdeal imalathanesi... huyu suyu belli olmayan mitoloji, sürülerin ve yalnızların taşkınlıkları... gerçekliği olduğu haliyle tasarlamanın reddi, ölümcül kurgu açlığı... Fiiliyatımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamızdadır. Reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak'tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir... Bütün fiiliyatımız –soluk almaktan imparatorluklar ya da metafizik sistemler kurmaya kadar– kendi önemimiz hakkında bir yanılsamadan, bilhassa da peygamberlik içgüdüsünden çıktığına göre, kendi hükümsüzlüğünü doğru bir şekilde görmesi durumunda, işe yarar olmaya ve kendini kurtarıcı gibi göstermeye kim çalışırdı ki? "İdeal"siz bir dünya, doktrinsiz bir can çekişme, yaşamsız bir ebediyet hasreti... Cennet... Fakat kendimizi oyalamaksızın bir saniye bile var olamazdık: İçimizdeki peygamber, bizi kendi boşluğumuzda ihya eden deli tarafımızdır. İdeal bir şekilde zihni açık, yani ideal bir şekilde normal insan, içindeki hiçlik'ten başka hiçbir şeye tutunmamalıdır... Onu işittiğimi farzediyorum: "Amaçtan, bütün amaçlardan koparılmışım; arzularımın ve burukluklarımın sadece formüllerini muhafaza ediyorum. Sonuca bağlama eğilimine direndiğim için ruhu yendim; tıpkı hayatı da, onun içinde çözüm aramaktan dehşete kapılarak yendiğim gibi... İnsanın seyri – ne mide bulandırıcı şey! Aşk – iki tükürüğün karşılaşması... Bütün duygular mutlaklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar. Asalet varoluşun yadsınmasındadır, harap olmuş manzaralara tepeden bakan bir tebessümdedir yalnızca.
(Vaktiyle bir "benliğim" vardı; artık sadece bir nesneyim... Yalnızlığın bütün uyuşturucularını tıka basa alıyorum; dünyanın uyuşturucuları bana benliğimi unutturamayacak kadar hafiftiler. İçimdeki peygamberi öldürmüş olduğuma göre, nasıl olur da insanlar arasında hâlâ bir yerim olabilir ki?)
Read On 0 yorum

Benim kozmogonim temel kaosa bir üç nokta sonsuzluğu katıyor

''İnandığı zaman inanmadığına inanır, inanmadığı zaman inanmadığına inanmaz.'' ecinniler

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul, Turkey
"çaldığım kendi yerim mi?" [M.Blanchot]

İzleyiciler

İzlek