alacakaranlık düşünürü
"Varoluşun kendi evimizin hiçliği kendi sürgünlüğümüz olması mümkün mü?"

karamazov kardeşler

Pazar, Temmuz 19, 2009
...
Masanın ustunde duran İncil’in Rusca cevirisini aldı. Yohanna’nı XII. Bolumunun 24. ayetini gosterdim ona:
“Gerceğ soyluyorum size, gerceği: Buğay tanesi yere dustukten sonra yok olmazsa bir buğay tanesi olarak kalır. Ama yok olursa, o zaman bereketli urun verir.”
Bu ayeti o gelmeden biraz once okumustum.Okuduktan sonra:
“Doğru” dedi, ama acı acı gulumsedi. Bir an sustuktan sonra ekledi:
“Bu kitaplarda ne varsa hepsi korkunc şeyler. İnsanın gözüne sokmak pek kolay onları. Kim yazdı bu kitapları soyler misiniz, insanlar mı yoksa?”
- Kutsal ruh yazdı
Gene gulumsedi, ama nefret vardı bu gulusunde.
- Size gore hava hos tabii, dedi.
Kitabı aldı gene, baska bir yerini acıp gosterdim.
Yahudilere Kutsal Oğtten X. Bolum, 31. ayetti bu. Okudu: “ Yaşayan Tanrının eline düşmek korkunçtur.''korkunctur.”
Okuyunca fılattı attı kitabı. Tum bedeni sarsılmaya başlamıştı.
- Muthis bir ayet bu, dedi. Tam zamanıda cıkardınız onu karsıma, itirazım yok.
Read On 0 yorum

ecinniler

Pazar, Temmuz 19, 2009
2. Bölüm
(GECE)
Kirillov ile Stavrogin ...
Kirilov: Evet, her sey. İnsan mutlu olduğunu bilmediği icin mutsuzdur. Tek nedeni budur mutsuzluğunun. Puf noktası buradadır.(...)
Stavrogin: Boyle mutlu olduğunuzu ne zaman oğrendiniz?
Kirilov: Gecen hafta Salı, hayır Carsamba gunu. Cunku Carsamba olmustu artık, geceyarısını gecmisti.
Stavrogin: Bu değisikliğin nedeni neydi?
Kirilov: Unuttum. Oyle oldu iste. Odanın icinde dolasıyordum... hicbir seyi umursadığım yoktu. Saati durdurmustum, uce yirmi yedi dakika vardı
Stavrogin: Zamanın durabileceğine bir delil olarak sanırım!
Kirillov bir sey soylemedi. Sonra birden basladı yine:
- Mutsuzdurlar, cunku mutlu olduklarını bilmiyorlar. Bunu oğrendiklerinde kızı zorlamayacaklar artık. Mutlu olduklarını seyi iyi hos gormeye baslayacaklar, mutlu olacaklar, hepsi, hepsi.
Stavrogin: Siz biliyorsunuz iste, demek mutlusunuz?
Kirilov: Mutluyum.
Stavrogin kaslarını catıp mırıldandı:(...)- Bahse girerim, bir dahaki gelisimde Tanrı’ya da inanacaksın, dedi.
Kirillov da kalktı-
Nicin?
Nikolay Vsevolodovic gulumsedi.
- Tanrı’ya inandığınızı bilseydiniz, inanırdınız. Ama inandığınızı henuz bilmediğiniz icin simdilik inanmıyorsunuz
Kirilov:Olmadı, düşünceyi ters yüz ettiniz. Sosyetik bir şaka. Yaşamımdaki büyük anlamınızı unutmayın Stavrogin.
Read On 0 yorum

ecinniler

Pazar, Temmuz 19, 2009
2.Bölüm
(GECE)
Kirillov ile Stavrogin ...
Kirillov: İnsanlara her seyin iyi olduğunu oğreten, dunyanın sonunu getirecektir
Stavrogin: Oğreteni carmıha gerdiler.
Kirillov:Boyle birisi gelecek yeryuzune, adı da İnsan-Tanrı olacak.
Stavrogin: Tanrı-İnsan mı?Kirillov:Hayır, İnsan-Tanrı, ayrılık da burada.
Read On 0 yorum

tadımlık aforizmalar_2

Pazar, Temmuz 05, 2009
Yaşamak, savaşı kaybetmektir.
***
Tanrı vardır, yoksa bile!
***
Bir virgül uğruna ölünebilen bir dünya düşülüyorum
***
Tam ikibin yıldır İsa bir kanepede ölmemiş olmanın acısını bizden çıkarıyor.
***
Tanrı'nın dahi kurtaramayacağı ruhlar vardır; dizlerinin üzerine de çökse,onlar için dua da etse.
***
Tıraş olduğum zaman," diyordu yarı-delinin biri, "Tanrı değilse kim,gırtlağımı kesmeme engel oluyor?" İman, eninde sonunda, korunma güdüsünün bir hüneriymiş. Her taraftabiyoloji...
***
Zaman'ın içine yerleşmek istedim; oturulmaz bir haldeydi. Ebediyet'e doğrudöndüğüm zaman, ayaklarım yere değmez oldu.
***
Bazı ebediyet ve ateş nöbetlerinden sonra, Tanrı olmaya niçin tenezzül etmemişolduğumuzu kendimize sorarız.
Read On 0 yorum

tadımlık aforizmalar_1

Cumartesi, Temmuz 04, 2009
Ayakta bir karar alırım;uzanırım ve- iptal ederim.
***
Ölümü tozpembe görmeyenin kalbinde bir renkkörlüğü vardır.
***
Kendi mezartaşını yazan bir yerkürede, terbiyeli cesetler gibi davranacak kadar ağırbaşlı olalım.
***
Maddenin dışında, herşey müziktir: Tanrı bile sesli bir halüsinasyondan başka şey değildir.
***
Fransızlar'la görüşe görüşe insan nazik bir şekilde mutsuz olmayı öğrenir.
***
Don Kişot, bir uygarlığın gençliğini temsil eder: Kendine olaylar icat ediyordu — bizse üzerimize gelen olayların elinden nasıl kurtulacağımızı bilemiyoruz.
***
Doğu, çiçekler ve feragat üzerine eğildi. Biz, ona karşı makinaları ve çabayı çıkarıyoruz, bir de o dörtnala melankoliyi — Batı' nın son sıçramasını.
Read On 0 yorum

burukluk-batı

Cumartesi, Temmuz 04, 2009
Bizim devrimiz vatansızların Romantizminin damgasını taşıyacak. Artık hiç kimsenin oturma hakkı olmayacağı bir evrenin sureti şimdiden biçimleniyor. Bugünün her vatandaşının içinde müstakbel bir evsiz barksız yabancı yatmaktadır.
***
Barbarlık yoluyla, Hitler bütün bir uygarlığı kurtarmaya çalıştı. Girişimi başarısız oldu; — ama yine de bu, Batı'nın son inisiyatifi' dir. Şüphesiz bu uygarlık daha iyisine lâyıktı. Eğer başka kalitede bir canavar çıkaramadıysa kabahat kimin?
***
Ortaçağ'ın sonlarına doğru, şehirden şehire dünyanın sonunu ilan etmek için koşuşturan o keşişler mutluymuşlar! Kehanetlerinin çıkması mı gecikiyormuş? Ne önemi var! Zincirlerinden boşanabiliyor, ürküntüleriyle ortalıkta at oynatabiliyor, onları kalabalıkların üzerine yıkabiliyorlarmış; — paniğin huylar arasına girerek faziletlerini yitirdiği bizimki gibi bir çağda yanıltıcı bir tedavi yolu.
Read On 0 yorum

yeraltından notlar

Çarşamba, Temmuz 01, 2009
SULUSEPKENE DAİR
Yanlış yolun karanlığından
Kandırıp ateşli sözlerimle
Alçalmış ruhunu kurtardığımda
Derinden acı çekerek
Seni saran utancı, lanetledin pişmanlık içinde.
Unutkan yüreğini
Cezalandırmak için anılarla
Benden önce olup biteni
Anlatırken bana bir bir
Aniden yüzünü kapadın ellerinle
Ruhunda başlayan isyanla
Utançla ve dehşet içinde sarsılarak
Gözyaşlarına boğuldun.
(N. A. Nekrasov'un bir şiirinden.)
Neden sizlere, "Baylar, değerli okuyucularım" diye hitap ettiğimi bilmiyorum. Yazacağım itiraflar ne yayımlanabilir, ne de birilerine okutulabilir. En azından ben, kendimde böyle bir cesaret görmüyorum ya da buna gerek duymuyorum. Fakat içimde karşı koyulamayacak bir istek var; ben de buna uymaya karar verdim. Mesele şu: Her insanın, herkese söyleyemeyeceği, sadece dostlarına açabileceği özel anılan vardır. Hatta dostlara bile açılamayacak, insanın ancak kendisine itiraf edebileceği sırları da vardır. Bunun yanında, kendimize bile açamayacağımız şeyler vardır. En şerefli insanın bile hafızasında bunlar epey kabarıktır. Daha doğrusu, insan onurlu olabildikçe bunların sayıları artar. Geçtiğimiz günlerde, eski maceralarımı kafamda toparlamaya karar verdiğim halde şimdi bir türlü yapamıyor, tedirginlik duyarak geçiştirmeye çalışıyorum. Sadece hatırlamak değil, bir de yazmaya karar verdiğim şu anda bir deneme yapmak istiyorum. İnsan, kendi kendisine tümüyle içten olabiliyor mu? Heinrich Heine otobiyografi yazmanın neredeyse imkânsız olduğunu, insanın kendisine asla dürüst davranamayacağını ileri sürer. Heine'ye göre Rousseau, itiraflarında birçok yalan söylemiş, bunları da gururu nedeniyle bilerek yapmıştır. Ben, Heine'ın haklı olduğuna inanıyorum. İnsan, sadece gururu yüzünden, kendisini cinayete kadar götürebilecek yalanlara bulaşabilir; böyle bir gururu da ben çok iyi biliyorum. Ne var ki Heine, itiraflarını topluma sunan birinden bahsediyordu. Fakat ben, sadece kendim için yazıyorum. Okuyuculara hitap etmem, bunun daha basit bir yazım şekli olmasından kaynaklanıyor; bunu açıkça belirtirim. Bütün mesele, sadece şekilden ibarettir, yoksa yazdıklarımı hiç kimse okuyacak değil elbette. Bunu söylemiştim zaten.Notlarımı düzenli yazmak için uğraşmayacağım, aklıma geldiği gibi kağıda aktaracağım.Şimdi sözlerime takılarak, "Gerçekten okuyucularınız olmayacağına göre neden kendi kendinize, üstelik de kağıt üstünde bazı şartlar ileri sürüyor, düzenli değil de aklınıza geldiği gibi yazacağınızı söylüyorsunuz? Neden böyle bir açıklama yapıp, özür diliyorsunuz?" diyeceksiniz.Bütün bunlara,— Ne bileyim ben! diye cevap vereceğim.Bu, tamamen psikolojik bir sorundur. Böyle davranmamın nedeni, korkak olmamdır belki de. Ya da, yazarken ciddi olabilmek için gözümün önüne okuyucuları getiriyorum, birçok sebep olabilir.Önemli bir nokta daha var: Neden bu notları yazıyorum ki? Okuyucular için yazmadığıma göre, anılarımı kağıda aktarmanın ne anlamı var? Aklımda tutamaz mıyım?Doğru elbette, ama notlarım kağıt üzerinde daha bir ihtişamlı duruyor. Böylece etkisi artacak ve kişiliğim üstünde daha doğru bir karara varabileceğim; bir de buna üslup güzelliği eklenecek. Belki de içimi kağıda dökerek rahatlayacağım. Yeri gelmişken söyleyeyim, eski bir anım var ve şu aralar çok canımı sıkıyor. Geçenlerde takıldı kafama ve o zamandan bu yana hüzünlü bir müzik gibi aklımdan çıkmıyor bir türlü. Fakat kurtulmam gerek ondan. Buna benzer yüzlerce anım var benim. Arada sırada bunlardan biri canlanarak beni ezmeye çalışır. Yazarak bunlardan kurtulacağımı düşünüyorum, denemekten ne çıkar ki?Üstelik, işsiz güçsüz oturmaktan da çok sıkıldım. Anı yazmak da bir iş değil midir? Çalışan insanın iyi ve namuslu olacağını söylerler, benim için bu da bir şans...Kar yağıyor bugün; daha doğrusu san, bulanık bir sulusepken. Dün de, daha önceki günlerde de yağdı. Beni rahat bırakmayan o olayı da, yağan bu sulusepken yüzünden hatırlamış olmalıyım. Öyleyse bu, sulusepkene dair bir anı olsun.
Read On 0 yorum

yeraltından notlar

Çarşamba, Temmuz 01, 2009
Ben şuna inanıyorum ki insan, olay çıkarmaktan, kırıp dökmekten hiçbir zaman kendini alamayacaktır. Anlamanın tek kaynağı, acı duymaktır. Notlarımın başında anlamanın, insanın baş belası olduğunu söylemiştim; ama insanın bunu sevdiğini, hiçbir zevke değişmeyeceğini de biliyorum. Anlama, iki kere iki ile karşılaştırılamayacak kadar üstündür. İki kere ikiden sonra, yapacak değil, öğrenecek bir şey kalmamıştır artık. Ancak beş duyunuzu körleştirerek derin düşüncelere dalabilirsiniz. Aslında anlama da insanı aynı sonuca ulaştırır; ama hiç değilse kendinizi yumruklayarak biraz toparlanırsınız. İlkel bir davranış olmasına rağmen hiç yoktan iyidir. İnsanı, eski alışkanlıklarından kurtarmak, iradesini bilimle ve öngörüyle uygunluk gösterecek bir şekle sokmak istiyorsunuz. Ama insanların bu değişimi geçirmelerinin sadece "mümkün" değil, aynı zamanda "zorunlu" olduğunu nereden biliyorsunuz? İnsan iradesinin bu denli düzeltilmeye muhtaç olduğu kararını neye göre veriyorsunuz? Sözün kısası, bütün bu düzeltmelerin insana fayda sağlayacağı sonucuna nasıl ulaşıyorsunuz? Açık konuşmak gerekirse, aklın ve matematiğin desteklediği, normal olarak görülen çıkarlara uygun hareket etmemenin, insanlar için bir kanun bile sayılacağına nasıl bu kadar kesin bir şekilde inanıyorsunuz? Bunlar, sizin tahminleriniz olmaktan öteye geçemez şimdilik. Bir mantık kuralı olduğunu kabul etsek de bunlar, bütün insanlar için geçerli olmayabilir. Belki de benim deli olduğumu düşünüyorsunuz; izin verirseniz size açıklayacağım. İnsanın doğduğu andan itibaren yapıcılığa, hedefine ulaştıracak bir mühendisliğe, sözün kısası, ne yöne olursa olsun, kendine bir yol açmakla sorumlu olduğunu düşünüyorum. Kimbilir, belki de böyle bir yol açma mecburiyeti, onda kaçamak yapma isteği uyandırıyordun İçten olan insanlar, ne kadar ahmakça hareket ediyor da olsalar, açtıkları yolun bir yerlere gittiğinin bilincindelerdir. Burada önemli olan, yolun nereye gittiği değil, yolun var olmasıdır ve akıllı, uslu çocukların mühendislik sanatını gözardı etmemeleridir. Çünkü hepinizin bildiği gibi "Tembellik, bütün kusurların anasıdır."İnsan yapıcıdır, üretmeyi ve yeni hedefler edinmeyi sever; bu, bilinen bir gerçektir. Öte yandan insan, neden her şeyi yıkmaya, paramparça etmeye düşkündür, sorarım size. Hadi cevap verin, neden? Bu konuda söyleyecek birkaç sözüm daha var. İnsanlar amaçlarına ulaşmaktan, yapmaya çalıştıkları yapıyı bitirmekten korktukları için yıkmayı, parçalamayı bu denli seviyor olmasınlar? Belki de insan, kurulan yapıyı uzaktan seyretmeyi seviyordur. Üstelik, bu binayı sadece yapmayı seviyor; içinde oturmayı istemediği gibi sonunda da karıncalar, koyunlar gibi bırakmayı düşünüyor. Karıncaların ev konusunda çok farklı düşünceleri vardır; onlar, dibi sonsuzluğa giden muhteşem, sağlam yapılar kurarlar.Saygıdeğer karıncaların hayatları, yuvalarında başlar ve orada da biter; bu kararlı ve inatçı tavırlarıyla çok onurlu bir hayat sürerler. Buna karşın insan, gelip geçici hevesleri olan, tutarsız bir varlıktır ve tıpkı satranç oyuncuları gibi hedefe ulaşmayı değil de hedefe giden yolları daha çok sever. Emin olamayız elbette, ama insanın ulaşmak için çabaladığı şey, hedefe giden bu yol olabilir; o da hayatın ta kendisidir zaten. Aslına bakılırsa hedef, iki kere iki dörttür yani bir formüldür; ama bu formül, hayatın değil, ölümün başlangıcıdır. İnsan, daima iki kere ikinin dört etmesinden az da olsa bir korku duymuştur; tıpkı benim duyduğum gibi. İnsanın uğrunda denizler aştığı, hayatını tükettiği hedefi, iki kere iki dörttür; ama öte yandan insanın korkusu, bu hedefe ulaşmaktır. Çünkü ulaştığı an hedefsiz kalacağının bilincindedir. İşlerini bitirip paralannı alan işçilerin gideceği yer meyhanedir, oradan da karakola düşerler nasıl olsa. Alın size, en az bir hafta sürecek uğraş. Peki ama, bizler nereye gideceğiz? Bu nedenle hedefe her varışta bir huzursuzluk duyulur. İnsan, hedefe ilerlemeyi sever, ulaşmayı değil; şüphesiz çok gülünç bir durumdur bu. İşin en hoş tarafı, insanın daha doğduğunda gülünç olmasındadır. İki kere iki dört formülü, yine de dayanılmaz şey doğrusu. Bana kalırsa iki kere iki dört, büyük bir küstahlıktır ve etrafa tükürükler saçan, elleri belinde, yol kesen bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere iki dördün mükemmelliğine inanıyorum; fakat ondan daha üstün olduğuna inandığım şey, iki kere ikinin beş etmesidir.Peki ama siz, nasıl oluyor da sadece olumlu, normal durumların, yani refahın, insan çıkarlarına uygun olduğunu -bu kadar kendinizden emin, hatta övünerek- söyle-yebiliyorsunuz? Aklınızın çıkar konusunda hata yapabileceğini düşünmediniz mi? İnsanın sevdiği şey, sadece refah değil, çektiği acılar da olabilir. İnsanın çektiği acıların, refahın sağladığı mutluluktan daha yararlı olması da mümkündür. Bazen tutkuya varan bir sevgiyle acıyı sevdiğimiz de bir gerçektir. Bunları anlamak için dünya tarihini incelemeye hiç gerek yok; hayatı az da olsa yaşayan bir insanın kendine sorması yeter. Ben, yalnızca refahı sevmenin, aynı zamanda ayıp olduğunu düşünüyorum.İyiye mi kötüye mi götürür bilmem ama, bir şeyleri kırıp dökmek, bazen büyük bir keyif verir. Bu nedenle ben, ne yalnızca refah ne de yalnızca acı peşindeyim. Ben, sadece kaprislerimden ve istediğimde onu tatmin edebilmekten yanayım. Sırça sarayda acı çekmek ise çok uygunsuz olur; çünkü acı, kuşku demektir. İçinizde kuşkular oluşturan bir sırça saray, nasıl olurdu sizce?Siz, sonsuza dek varlığını sürdürecek bir sırça saraya inanıyorsunuz; gizlice de olsa dil çıkarıp nanik yapamayacağınız bir saray... Bense sonsuz olduğundan, sırçadan olduğundan ve gönlümce hiç nanik yapamayacağımdan dolayı korkarım bu saraydan.Yağmur yağarken saray yerine bir tavuk kümesi görsem, ıslanmamak için oraya girerim belki; ama kümesi de, beni yağmurdan koruduğu için saray olarak göremem. Şimdi gülerek, böyle bir durumda sarayla kümes arasında bir fark olmayacağını söylüyorsunuz. Evet, eğer yaşam gayemiz ıslanmamak olsaydı, size katılırdım.
Read On 0 yorum

yeraltından notlar

Çarşamba, Temmuz 01, 2009
Ben, yaşadıktan sonra, hayatının saraylarda geçmesini isteyenlerdenim; aslında yaşamın bundan ibaret olmadığını bildiğim halde. Benim istediğim şey budur artık. Bu istekten kurtulmamı istiyorsanız, benim hedefimi değiştirmelisiniz. Kabul ediyorum, isteğimi değiştirip gözümü başka şeylerle kamaştırın, başka bir hedef gösterin bana. Ama bunları yapana kadar da kümesi saray olarak görmeyi beklemeyin benden. Sırça saray uydurma olabilir; doğa kanunlarına uymayan bu hayali, aptallığımdan, insanlara özgü eskimiş, saçma alışkanlıklara uyarak ben uydurmuş olabilirim. Sırça sarayın gerçekte olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kişisel isteklerimde onu buluyorsam, daha doğrusu isteklerim varoldukça o da varsa, gerisi önemli değil benim için. İstediğiniz kadar gülün; ben alaylara katlanırım da, açken "karnım tok" diyemem. Ben, doğa kanunlarında varolduğunu bildiğim kısır döngüyle yetinemeyeceğimi ve uyuşamayacağımı biliyorum. Yoksul kiracılarla bin yıllık sözleşme yapılmış, kapısında her ihtimale karşı Wagenheim'ın tabelası bulunan bir binayı, biricik hedefim olarak göremem elbette. İsteklerimi yok ettiğiniz, ideallerimi değiştirdiğiniz ve bana daha iyi hedefler gösterdiğiniz zaman peşinizden gelirim ancak. "Üzerinde durmaya değmez" dediğiniz an, ben de size aynı cevabı veririm. Ben sizinle önemli meseleler konuşurken, siz beni dikkate almıyorsanız, öyle olsun, yalvaracak değilim. Benim yeraltım bana yeter.Kendi isteklerimle yaşayabildiğim sürece, kurduğunuz yapıya tek bir tuğla koyarsam kahrolayım. Az önce, nanik yapamadığım için sırça sarayı reddettiğime bakmayın siz. Nanik yapmaya bayıldığım için söylemedim bunu. Belki de, bir tek nanik yapacak yapınız olmaması beni kızdırmıştı. Dil çıkartılmayacak şekilde çevreyi düzeltin, o zaman şükran duygularımı belirtmek için dilimi bile keserim. İnsanların nerelerde oturduğundan ve bu evlerin yapısından bana ne? Neden böyle isteklerle yaratılmışım ben? Acaba yaratılış sebebim, var lığımın-bir yalandan ibaret olduğunu anlamak mıdır? Bütün amacım bu mu? İnanmam.Size şunu söyleyeyim ki, benim gibi yeraltı adamlarını sıkı kontrol etmek gerek. Kırk yıl yeraltında sesimizi çıkarmayız da, bir fırsatını bulur yeryüzüne çıkarsak, kimse daha susturamaz bizi.Ulaştığımız sonuç şu, değerli okuyucularım: En iyisi hiçbir şey yapmamak! En iyi şey, bir köşeye çekilip seyirci kalmaktır. Bu nedenle diyorum ki, yaşasın yeraltı! Az önce yeryüzünde yaşayan insanları ölesiye kıskandığımı söylemiştim, ama yine de onların yerinde olmak istemem. (Kıskanmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim elbette, ama hayır, hayır, ne olursa olsun yeraltı daha kazançlı!) Hiç olmazsa orada insan... Eeeh! Şimdi bile yalan söylüyorum. Yalan, çünkü iyi olanın yeraltı değil, özlemini çektiğim başka bir şey olduğunu iki kere ikinin dört etmesi gibi biliyorum. Yeraltının cehenneme kadar yolu var!Ah! Şuraya yazdıklarıma bir inansam! Baylar, ye-jmin ederim, bunların tek kelimesine bile inanmıyorum. İşin aslı, belki inanıyorum, fakat bir taraftan da sözlerimin yalan olduğunu hissediyorum nedense ve meraklar içerisinde kıvranıyorum.— Madem öyle, neden yazıyorsun bunları? diyeceksiniz.— Hiçbir işiniz olmadan sizi yeraltına sokup, kırk yıl sonra "Ne durumdasınız?" diye sormaya gelsem, siz ne cevap verirdiniz? Hiç insan, işsiz bir şekilde, kırk yıl, tek başına bırakılır mı?Belki de, beni küçümser bir şekilde başınızı sallayarak,— Bunlar ne kadar ayıp, küçültücü davranışlar! diyeceksiniz. Yaşama derdini çektiğiniz halde, karmaşık mantık yollarıyla yaşamı tartışıyorsunuz. Sırnaşık ve küstah olduğunuz halde, bir o kadar da korkaksınız. Saçmaladığınız zaman keyfiniz yerindedir, ama küstahlık yaptınız mı ürküp, etrafa özürler yağdırıyorsunuz. Hem korkmadığınızı söylüyor, hem de bize yaltaklanmaktan geri durmuyorsunuz. Bizi, öfkeden dişlerinizin gıcırdadığına inandırmaya çalışırken, diğer taraftan da güldürmek için nükteler savuruyorsunuz. Çok sıkıcı nükteler yaptığınızı biliyorsunuz, ama edebi değerleri olmaları da hoşunuza gitmiyor değil. Gerçekten de acı çekmiş olabilirsiniz, ama acılarınıza hiç de saygı duymuyorsunuz. Samimisiniz, bununla beraber efendilik eksik sizde; gururunuz yüzünden ufacık bir şeyi mesele yapıp içinizdeki gerçeği ortaya çıkarıyor, değerini düşürüyorsunuz. Söylemek istediğiniz bir şeyler var, ama korkudan son sözlerinizi kekeleyip duruyorsunuz. Açık konuşacak kadar kararlı değilsiniz, utanmazca bir korkaklık var sizde. Anlayışınızla övünüyorsunuz, bir taraftan da tereddütler taşıyorsunuz; çünkü mantığınız çalıştığı halde yüreğiniz kötülükten kararmış. Şu var ki, kalbi temiz olmayanın anlayışı da olamaz. Hele o küstahlığınız, sırnaşmalarınız, kırıtmalarınız! Yalan, yalan, yalan...
Read On 0 yorum

Benim kozmogonim temel kaosa bir üç nokta sonsuzluğu katıyor

''İnandığı zaman inanmadığına inanır, inanmadığı zaman inanmadığına inanmaz.'' ecinniler

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul, Turkey
"çaldığım kendi yerim mi?" [M.Blanchot]

İzleyiciler

İzlek