alacakaranlık düşünürü
"Varoluşun kendi evimizin hiçliği kendi sürgünlüğümüz olması mümkün mü?"

Kıskançlık

Çarşamba, Nisan 18, 2012
KISKANÇLIK: "Aşkta doğan ve sevilen kişinin başka birini yeğlemesi korkusunun
ürünü olan duygu" (Littré).


1. Romanın (Werther) kıskancı Werther değildir; Frederika'nın nişanlısı Herr
Schimidt'tir, kızgın adamdır. Werther'in kıskançlığı düşünceyle değil,
imgelerle gelir (Albert'in kolunu Charlotte'un beline doladığını görmek(.
Çünkü ruhbilimsel değil, trajik bir yönelim söz konusudur (kitabın güzelliği
de buradadır). Werther, Albert'ten nefret etmez; yalnızca, Albert arzulanan
yerdedir: bir karşıttır (sözcüğün tam anlamıyla rakiptir), bir düşman değil:
"iğrenç" değildir. Willhelm'e yazdığı mektuplarda, Werther pek kıskanç
görünmez. Ancak açılma bırakılıp sa son anlatıya geçildiği zaman, rakiplik
keskin, acı oluverir, sanki kıskançlık sırf şu "ben"den "o"ya, düşsel
(ötekiyle dolmuş) bir söylemden Öteki'nin bir söylemine geçişte
gerçekleşiyormuş gibi - Anlatı yontusal sesidir onun.


Proust'un anlatıcısının Werther'le pek ortak yanı yoktur. Aşık mıdır bir kez?
O yalnızca kıskançtır; "aysıl" hiçbir yanı yoktur - Anne'yi (büyükanneyi)
aşıkça sevdiği zamanı saymazsak.


2. Werther şu imgeye kapılır: Charlotte dilim dilim reçelli ekmek kesip
kardeşlerine dağıtır. Charlotte bir pastadır ve bu pasta bölüşülür: herkese
kendi dilimi: yalnız değilim - hiçbir şeyde yalnız değilim, kardeşlerim,
kızkardeşlerim var, bölüşmeliyim, bölüşmenin önünde eğilmeliyim: yazgı
tanrıçaları aynı zamanda Bölüşme tanrıçaları, Moirai değil midir - sonuncusu
da Muette, Ölüm değil midir? Üstelik, sevilen varlığın bölüşülmesini kabul
etmezsem, kusursuzluğunu yadsımış olurum, çünkü kusursuzluk bölüşülmelidir:
Melitta kusursuz olduğu için bölüşülür, Hyperion bundan acı çeker: "Kederim
gerçekten sınırsızdı. Uzaklaşmak zorunda kaldım." Böylece, iki kez acı
çekerim: bölüşmenin kendisinden, bir de bunun soyluluğuna katlanamayışımdan.




3. "Sevdiğim zaman, sevgi dışında her şeyi dışlarım," der Freud (burada
normalliğin örneği olarak ele alacağız onu). Kıskanç olmak kurala uygundur.
Kıskançlığı yadsımak ("kusursuz olmak") yasayı çiğnemektir öyleyse. Züleyha
Yusuf'u baştan çıkarmaya kalkmış ve kocası buna kızmamıştır; skandalın bir
açıklaması olması gerekir: olay Mısır'da geçer ve Mısır kıskançlığı yasaklayan
bir burcun, İkizler'in altındadır. (Tersine çevrilmiş kuralcılık: insan artık
kıskanç değildir, dışlayıcılar mahkum edilir, birkaç kişi birlikte yaşanır,
vb. -Hatta!- durumun gerçekten ne olduğunu görsem: kıskanç olmanın utancıyla
artık kıskanç olmamaya çalışsam? Kıskançlık çirkindir, burjuvalara yaraşır:
yakışıksız bir ilgi, bir "gayretkeşliktir" , biz de gayretkeşliği yadsırız.)


4. Kıskanç olarak, dört kez acı çekerim: kıskanç olduğum için, kıskançlığımdan
dolayı kendimi suçladığım için, kıskançlığımın ötekini incitmesinden korktuğum
için, bir bayağılığın beni tutsak etmesine boyun eğdiğim için: dışarıda
bırakıldığım, saldırgan olduğum, deli olduğum ve sıradan olduğum için acı
çekerim.
Read On 0 yorum

Katlanılmaz

Çarşamba, Nisan 18, 2012
KATLANILMAZ: Aşk acılarının üst üste yığıldığı duygusu şu haykırışla patlar:
"Bu böyle süremez."


1. Romanın (Genç Werther'in Acıları, Goethe) sonunda, Werther'in intiharını
çabuklaştıracak bir sözle, Charlotte (onun da sorunları vardır) "bunun böyle
süremeyeceğini" saptar. Werther de söyleyebilirdi bu sözü, hem de çok daha
önce söyleyebilirdi, çünkü, karşılaşmanın büyüsü geçer geçmez, dayanılmaz
olmak aşk durumunun değişmez özelliğidir. Bir iblis zamanı, olgunlaşmayı,
eytişimi yadsır ve her dakika "bu böyle süremez!" der durur. -Gene de sürer bu
iş, sonsuza dek olmasa bile, uzun zaman sürer. Öyleyse aşkta sabırlılığın
çıkış noktası kendi kendini yadsımaktır: ne bir bekleyişten, ne bir
güçlülükten, ne bir kurnazlıktan, ne de bir gözüpeklikten kaynaklanır; ne
denli keskinse o denli sağlam kalan bir mutsuzluktur; bir sarsıntılar dizisi,
kendi kendime yinelemeyi -gözüpekçe- sona erdirmeye karar verdiğimi
belirtişimin (gülünç) yinelenişi; bir sabırsızlığın sabrıdır.
("Mantıklı" duygu: Her şey düzelir - ama hiçbir şey sürmez.
"Aşk" duygusu: Hiçbir şey düzelmez - gene de sürer.)




2. Katlanılmaz'ı saptamak: bu haykırış da bir kazanç sağlar: kendi kendime, bu
durumdan ne pahasına olursa olsun çıkmam gereğini belirtirken, Karar'ın,
Eylem'in, Kurtuluş'un savaş tiyatrosunu kurarım içimde. "Coşku"
sabırsızlığımın ikincil kazancı gibidir; onunla beslenir, oraya yan gelip
yatarım. Hep "sanatçı"yımdır, biçimin kendisini bir içerik yaparım. Acılı bir
çözüm (vazgeçmek, gitmek, vb.) tasarlayarak, benliğimde kurtuluşun coşkulu
düşünü çınlatırım: elçekmenin (dostluktan değil, aşktan elçekmenin yenilgisi
sarar varlığımı ve o zaman neyi kurban etmem gerektiğini unutuveririm:
yalnızca çılgınlığımdır kurban edeceğim, o da, konumu gereği, özveri
gerektirmez: deliliğini birine "kurban eden" bir deli görülmüş mü? Şimdilik,
elçekmede yalnızca soylu, tiyatromsu bir biçim görürüm, bu da onu İmgelik'imin
surları arasında tutmaktır gene.


3. Coşku geçtiği zaman, en basit felsefeyle yetinmek durumunda kalırım:
katlanma felsefesiyle (gerçek yorgunlukların doğal boyutu). Uymadan katlanır,
savaşmaya alışmadan direnirim: hep şaşkınımdır, hiçbir zaman cesaretim
kırılmamıştır; bir Daruma bebeği, durmadan şaplak yiyen, ama içindeki bir
düzen (ama benim düzenim nedir? Aşkın "gücü" mü?) yardımıyla "sonunda" gene
doğrulan bacaksız bir hacıyatmazımdır. Bu Japon bebeklerine eşlik eden bir
halk şiiri de bunu söyler:


"Böyledir yaşam
Düşersin yedi kez
Kalkarsın sekiz kez."
Read On 0 yorum

Seni Seviyorum

Çarşamba, Nisan 18, 2012
SENİ SEVİYORUM: Beti aşk bildirimine, açılmaya göndermez, aşk çığlığının
durmadan yinelenmesine gönderir.


1. İlk açılma geçtikten sonra, "seni seviyorum"un hiçbir anlamı yoktur artık;
yalnızca gizemli bir biçimde, öylesine boş görünür, ilk bildiriyi (o da bu
sözcüklerle gerçekleştirilmemiştir belki) yinelemekle kalır. Her türlü
belirginliğin dışında yinelerim onu; dilin dışına çıkar, öyle sürüklenir,
nereye?


Anlatımı gülmeden parçalarına ayıramam. Daha neler! Bir yanda "ben" olacağım,
bir yanda "sen", ortada da "mantıklı" (sözlüksel olduğuna göre) bir sevgi
bağı. Böyle bir ayrıştırmanın, dilbilim kuramına uygun olmakla birlikte, tek
bir devinimle dışarı "atılanı" ne denli bozup değiştirdiğini kim sezmez?
"Sevmek" mastar durumunda yoktur (üstdilsel yapıntıyla vardır yalnız): özne ve
nesne onun söylendiği anda sözcüğe dökülür, "seni-seviyorum" da örneğin
Macarca'da olduğu gibi tek bir sözcükle işitilmelidir (burada da okunmalıdır):
"szeretlek"; sanki Fransızca güzelim çözümsel erdemini yadsıyarak, bitişimli
bir dil olmuş gibi (burada söz konusu olan da bitişimlilik ya). Bu kitleyi en
ufak sözdizimsel bozulma çökertiverir; bir bakıma sözdizim dışıdır ve hiçbir
yapısal dönüşüme gelmez; düzenlenimleri aynı anlamı verse bile, hiçbir
bakımdan yerine konulanlarla eşdeğerde değildir; belki de hiçbir zaman "onu
seviyorum"a geçemeden günler boyu "seni-seviyorum" diyebilirim: ötekini bir
sözdizimden, bir söylevden, bir dilden geçirmemek için direnirim
(seni-seviyorum'un biricik yükselme biçimi onu sert söylemek, ona bir önadın
açılımını vermektir: "Ariane, seni seviyorum," der Dionysios (Nietzsche)).


2. Seni seviyorum'un belli bir kullanımı yoktur. Bu sözcük, tıpkı bir
çocuğunki gibi, hiçbir toplumsal zorunluğa bağlanmaz; yüce, görkemli, hafif
bir sözcük olabilir, kösnül, müstehcen olabilir. Toplumsal açıdan serseri bir
sözcüktür.


Seni seviyorum'da ince ayrımlar yoktur. Açıklamaları, düzenlemeleri,
aşamaları, kuşkuları siler. Bir anlamda -dilin şaşkınlık veren çelişkisi-,
seni seviyorum demek, söz tiyatrosu diye bir şey yokmuş gibi davranmaktır, ve
bu sözcük her zaman "gerçek"tir (söylenmesinden başka göndergesi yoktur: bir
"gerçekleştirici" sözcüktür).


Seni seviyorum'un başka bir yeri yoktur. "Dyade"ın (annece, aşıkça)
sözcüğüdür: bu sözde hiçbir uzaklık, hiçbir biçimsizlik göstergeyi bölmez;
hiçbir şeyin eğretilemesi değildir.


Seni seviyorum bir tümce değildir: bir anlam iletmez, bir uç duruma yapışır:
"öznenin ötekiyle kurgusal bir bağıntısına asılı olduğu duruma" (Lacan). Bir
sözcük-tümcedir.


(Milyarlarca kez söylenmekle birlkite, seni seviyorum sözlük-dışıdır: tanımı
başlığını aşamayan bir betidir.)


3. Sözcük (tümce-sözcük) ancak kendisini söylediğim anda anlam taşır: dolaysız
söylenişinden başka hiçbir bilgi iletmez: hiçbir anlam dağarcığı yoktur. Her
şey söylenişindedir: bir "formül"dür, ama bu "formül" hiçbir töremin karşılığı
değildir: seni seviyorum dediğim durumlar sınıflandırılamaz: seni seviyorum
bastırılamaz, kestirilemez. Öyleyse bu tuhaf varlık, bu itkiye bağlanamayacak
ölçüde tümcemsi, tümceye bağlanamayacak ölçüde tümcemsi, tümceye
bağlanamayacak ölçüde çığlıksı dil yapaylığı hangi dilbilimsel düzene girer?
Ne tümüyle bir sözcedir (burada hiçbir bildiri donmamış, depolanmamış,
mumyalanmamış, açımlamaya hazırlanmamıştır), ne de tümüyle sözcelem (özne
konuşmacıların konumu nedeniyle çekingenliğe düşmez). Buna bir "haykırma"
denilebilir. Haykırmanın bilimde yeri yoktur: seni seviyorum ne dilbilime
girer, ne göstergebilime. Durumu (bundan yola çıkarak onu konuşabilirdik) daha
çok Müziğin durumu olabilir. Şarkıda olduğu gibi, seni seviyorum'un
haykırılmasında, arzu ne (sözcede olduğu gibi) bastırılmış, ne de (sözcelemde
olduğu gibi, beklemediğimiz yerde) benimsenmiştir, yalnızca: doyumuna
varılmıştır. Doyum söylenmez; ama konuşur ve seni seviyorum der.


4. Seni seviyorum'a verilen değişik kibar yanıtlar olabilir: "ben sevmiyorum",
"inanmıyorum", "ne diye söylemeli?", vb. Ama gerçek yadsıma, "yanıt yok"tur:
yalnızca isteyici olarak değil, konuşan özne olarak (konuşan özne olarak, hiç
değilse kalıplara egemen olabilirim) da yadsınırsam, daha kesin biçimde
hiçlenmiş olurum; yoksanan isteğim değil, varlığımın son kıvrımı olan
dilimdir; istemeye gelince, bekleyebilirim, yineleyebilirim, yeniden
sunabilirim; ama, sorma gücünden yoksun kalınca, ölü gibiyimdir, bir daha
dirilmemesiye. Anne, Proust'un küçük anlatıcısına, Françoise aracılığıyla,
"Yanıt yok" der, küçük anlatıcı o zaman kendini sevgilisinin kapıcısının geri
çevirdiği "metres"le özdeşleştirir: Anne yasak değildir, yitirilmiştir ve ben
çıldırırım.


5. Seni seviyorum. - Ben de.
"Ben de" kusursuz bir yanıt değildir, öyle ya, kusursuz olan ancak biçimsel
olabilir, burada da biçim zayıftır, haykırışı sözcüğü sözcüğüne yinelemez -
sözcüğü sözcüğünelik de haykırışa özgüdür. Bununla birlikte, düşselleştirilmiş
biçimiyle, bu yanıt bütün bir sevinç söylemini başlatmaya yeter: yön
değiştirmeyle fışkırdığı için sevinç daha güçlüdür: Saint-Preux, gururlu
birkaç yadsımadan sonra, birdenbire, Julie'nin kendisini sevdiğini anlar.
Uslamlamayla, ağır hazırlıklarla değil, şaşırtıyla, uyanışla (satori), yön
değişimiyle gelen, çılgın gerçektir bu. Proust'taki çocuk -annesinin gelip
odasında yatmasını isterken - "ben de"yi elde etmek ister: "delice", bir deli
gibi ister bunu; o da bir tersine dönüşle, Baba'nın bir anlık kararıyla elde
eder bunu: Baba Ana'yı kendisine verir (Françoise'ya söyle de büyük yatağı
hazırlasın sana, bu gece onun yanında yat").


6. "Görgül olarak" olanaksız olanı düşselleştiririm: ikimizin haykırışı "aynı
zamanda" gerçekleşsin: sanki ona bağlıymış gibi biri ötekini izlemesin.
Haykırış bölünemez: yalnızca iki gücün içinde birleştiği (ayrılmış, ileriye ya
da geriye alınmış olsalar, sıradan bir uyumu aşmazlardı) "tek bir şimşek" uyar
ona. Öyle ya, "tek şimşek" şu işitilmedik şeyi: her türlü hesabın hiçlenmseini
gerçekleştirir. Değişim, verme, çalma (ekonominin bilinen tek biçimleri) her
biri kendine göre ayrışık nesneler ve ayrı bir zaman gerektirir: başka bir şey
karşılığında arzum -ve her zaman bir anlaşma hazırlığı süresi gerekir buna.
Aynı zamanda haykırma, örnekçesi toplumsal olarak bilinmedik, düşünülmez olan
bir devinim getirir: ne değişim, ne verme, ne çalma, çapraz ateş biçiminde
fışkıran haykırmamız, hiçbir yere düşmeyen ve paylaşılmışlığı bile her türlü
sakınım düşüncesini yok eden bir harcamayı belirtir: birbirimiz aracılığıyla
salt özdekçiliğe gireriz.


7. "Ben de" bir değişinimi başlatır: eski kurallar düşer, her şey olanaklıdır
-hatta, o zaman, şu: seni ele geçirmekten vazgeçmeliyim.
Kısacası, bir devrim - belki siyasal devrimden çok da uzak değil: çünkü, her
iki durumda da, düşünü kurduğum salt Yeni'dir: reformculuk (aşkta) beni hiç
çekmiyor. Sonra, çelişkinin son noktası, bu arı mı arı Yeni, kalıpların en
çiğnenmiş ucundadır (daha dün akşam, Sagan'ın bir oyununda söyleniyordu: her
iki akşamda bir, TV'de, söylenir: "seni seviyorum").


8. - Peki, ya "seni seviyorum"u yorumlamasaydım? Ya haykırmayı belirtinin
berisinde tutsaydım?
- Tüm sorumluluk üzerimizde olmak üzere: aşığın acısının, bu acıdan
kurtulma zorunluluğunun katlanılmaz olduğunu yüz kez yinelemediniz mi?
"İyileşmek" istiyorsanız, belirtilere inanmanız gerekir, seni-seviyorum'a
inanmak da bunlardan biridir; iyi yorumlamak, yani, sonuçta, "değerden
düşürmek" gerekir.
- Sonunda acı konusunda ne düşünmeliyiz? Onu nasıl düşünmeliyiz? Nasıl
değerlendirmeliyiz? Acı ille de kötünün yanında mıdır? Aşk acısı yalnızca
tepkisel, küçümseyici bir tutuma bağlanmaz mı (yasağa uymak gerekir)
(Nietzsche)? Değerlendirmeyi tersine çevirerek trajik bir aşka cısı, trajik
bir "seni seviyorum" kesinlemesi tasarlanabilir mi? Ve aşk (aşık) Etken
burcuna bağlanırsa (yeniden bağlanırsa)?


9. Buradan, yeni bir "seni seviyorum" görüşü. Bir belirti değil, bir eylemdir.
Sen yanıt veresin diye söylerim, ve yanıtın kuruntulu biçimi (mektupp) bir
"formül" gibi gerçek bir değer kazanacaktır. Öyleyse ötekinin olumlu da olsa
("ben de") bana basit bir gösterilenle yanıt vermesi yeterli değildir;
seslenilen öznenin kendisine uzattığım "seni seviyorum"u dile getirmesi,
haykırması gerekir: "Seni seviyorum", der Pelléas. -Ben de seni seviyorum, der
Mélisande.


Pelléas'ın zorlayıcı dileği (Mélisande'ın yanıtının TAM istediği yanıt olduğu
varsayılırsa; ama hemen sonra öldüğüne göre, böyle olması olanaklıdır), aşık
özne için yalnızca kendisi de sevilmek, bunu bilmek, bundan kuşkusu kalmamak,
vb. (gösterilen düzlemini aşmayan bütün işlemler) zorunluluğundan değil;
kendisininki kadar olumlu, tam, açık bir biçim içinde "kendine söylendiğini
işitmek" zorunluluğundan yola çıkar; istediğim, tam yerinde, tümüyle, sözcüğü
sözcüğüne, kaçışsız olarak aşk sözcüğünün formülünü, anaörneğini almaktır: hiç
mi hiç sözdizimsel kaçamak, hiç mi hiç çeşitleme olmamasıdır: iki sözcük tüm
olarak, göstereni gösterenine denk biçimde birbirine karşılık vermelidir ("ben
de" sözcük-tümcenin tam karşıtı olabilir); önemli olan, sözcüğün cisimsel,
bedensel, dudaksal haykırmasıdır: aç dudaklarını da çıkar şunu (müstehcen ol).
Benim istediğim, çılgıncasına, "sözcüğü elde etmek"tir. Büyülü, söylensel mi?
Hayvan -çirkinliği içinde büyülenmiştir- Güzel'i sever; Güzel -söylemeye bile
gerek yok- Hayvan'ı sevmez, ama, sonunda, yenilince (neyle olduğu önemli
değil: Hayvan'la "konuşmaları" sonunda diyelim), ona büyülü sözü söyler: "Sizi
seviyorum, Hayvan"; ve, hemen o anda, bir harp vuruşunun görkemli patlayışının
içinden, yeni bir özne belirir. Bu öykü çok mu eski (Ravel - The Beauty and
the Beast, Ma Mère l'Oye)? İşte bir başkası: bir adam karısının kendisini
bırakmış olmasından acı çeker; geri dönmesini ister, kendisine -tam da- seni
seviyorum demesini ister, o da sözcüğün ardından koşar; sonunda, kadın ona bu
sözü söyler: adam bunun üzerine bayılır: bu bir 1975 yılı filminin öyküsüdür.
Sonra, gene, söylen: Uçan Hollandalı sözcüğün ardında, başıboş dolaşır; bunu
(sadıklık yeminiyle) elde ederse, başıboş dolaşması sona erecektir (söylen
için önemli olan, sadıklığın egemenliği değil, haykırılması, şarkısıdır).


10. Görülmedik karşılaşma (Alman dili içinde): iki kesinleme için tek bir
sözcük (Bejahung): biri (ruhçözümleyimin bulduğu), değer düşümüne adanmıştır
(bilinçdışına ulaşabilmesi için çocuğun ilk kesinlemesi yoksanmalıdır); öteki
(Nietzsche'nin getirdiği), güç istemi biçimi (ruhbilimsel hiçbir yanı yoktur,
hele toplumsal yanı hiç yoktur), farklılık üretimidir; bu kesinlemenin "evet"i
günahsızlaşıverir (tepkiseli içine alır): bu da "amin"dir.
"Seni seviyorum" etkendir. Güç olarak kesinlenir - başka güçlere karşı.
Hangilerine? Dünyanın hepsi de değerden düşürücü olan binlerce gücüne (bilim,
inanç, gerçek, us, vb.). Yada: dile karşı. Amin'in dilin sınırında bulunduğu,
dil dizgesiyle ortaklığı olmadığı, onu "tepkisel kılıf"ından sıyırdığı gibi,
aşk haykırması (seni seviyorum) da sözdiziminin sınırında durur, yineleyime
kucak açar (seni seviyorum demek seni seviyorum demektir), Tümce'nin
köleliğinden uzak durur (yalnızca bir sözcük tümcedir). Haykırı olarak, seni
seviyorum bir gösterge değildir, göstergelere karşı işler. Seni seviyorum
demeyen (dudaklarının arasından seni seviyorum geçmek istemeyen) kişi, aşkın
belirsiz, kuşkucu, cimri, sayısız göstergelerini, belirtilerini, "kanıtlar"ını
(deviniler, bakışlar, iççekişler, anıştırmalar, eksiltiler) üretmeye
yargılıdır; kendini "yorumlattırmak" zorundadır; aşk göstergelerinin tepkisel
durumunun egemenliğinde, "her şeyi söylemesiyle" dilin köle evrenine düşmüştür
(köle, dili kesilmiş olan, ancak şarkı, anlatım, yüzün görünüşüyle konuşabilen
kişidir).


Aşkın "göstergeler"i uçsuz bucaksız bir tepkisel yazını besler: aşk
"canlandırılır", bir görünüşler estetiğine bırakılır (sonuç olarak bütün aşk
romanlarını Apollan yazar). Karşı-gösterge olarak, seni seviyorum Dionysios'un
yanındadır: acı yoksanmamıştır (yakınma, tiksinti, hınç bile), ama,
haykırıyla, içselleştirilmemiştir: seni seviyorum demek (bunu yinelemek),
tepkiseli dışarı atmak, onu göstergelerin -sözün dolambaçlı yollarının (ama
durmamacasına geçerim bu dolambaçlı yollardan)- sağır ve sızlanan dünyasına
yollamaktır. Haykırı olarak, seni seviyorum harcamanın yanındadır. Sözcüğün
haykırısını isteyenler (içliler, yalancılar, serseriler) Harcama özneleridir:
bir yerde tutulması saygısızlıkmış (bayağılıkmış) gibi sözcüğü harcarlar;
dilin uç sınırında, dilin kendisinin (bunu ondan başka kim yapardı ki?)
güvencesiz olduğunu kabul ettiği, ağsız çalıştığı yerdedirler.
Read On 0 yorum

Geyikli Gece

Çarşamba, Nisan 18, 2012
Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk


Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak


Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık


Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden


"Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı"
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli


Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor


Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ısıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastır'da oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında


Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mi diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı ayrı olduğumuzdandı


Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk


"Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ayışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben"
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
"Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum"


Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.
Read On 0 yorum

Ölüm ve Zaman

Çarşamba, Nisan 18, 2012
“İnsan aynı zamanda (Da) [orası/orada/ora/oralı] olandır.* çünkü varlığı böyle yükümlülüğüne alma insanın soyut değil somut bir özelliğidir. Ora [Da] dünyada ora olmanın biçimidir, bu da varlık üzerine sorgulamayla gerçekleşir.”

“Sobald ein Mensch zum Leben kommt, sogleich ist er alt genug zu sterben”:

“Bir insan dünyaya gelir gelmez artık ölmek için yeteri kadar ihtiyardır.”*

Olmak zorunda olmak ölmek zorunda olmaktır.

*Der Ackermann aus Böhmen’den alıntı; Heidegger, a.g.y

Ölüm zamanda bir yerde değildir, ama zaman kökensel bir şekilde, zu sein [olmak], yani zu sterben [ölmek] içindir.

“Ölümü biliriz ama onu düşünemeyiz; onu düşünemeden biliriz.”

“Ölümle ötekinin yüzünde karşılaşırız.”

“İnsan varoluşundaki (ya da Da-sein) Da üç yapı özelliği ile tanımlanabilir:

-kendi önünde olmak (tasarı),

-daha baştan ve daima dünyada olmak (olumsallık),

-yakınlığında olma olarak dünyada olmak (şeylerin yakınlığında olmak, dünyanın içerisinde rastlanılan şeylerin yakınlığında olmak)

Bu kaygının yapısıdır, burada sadece Dasein’da yer alan ilişkilerden yola çıkarak betimlenen bir zamansallığa gönderme vardır.”

Zaman ; tasarı – gelecek

Daha baştan ve daima – geçmiş

Yakınlığında – şimdiki zaman
Read On 0 yorum

Bir Aşk Söyleminden Parçalar

Cumartesi, Nisan 14, 2012
" Benim için ilginç olan gözlerimi yalnız sana baktıkları zaman görmektir. "
***
" İnsan sevdiği şeyleri anlatmakta hep başarısız olur."
***
" Yaşam küçük yalnızlık darbelerinden oluşur."
***
"- aşık mıyım?
 - evet, beklediğime göre.

aşığın kaçınılmaz kimliği budur: ben bekleyenim."
***
" Dil ne gericidir, ne de ilerici; yalnızca faşisttir; çünkü faşizm söylemeyi engellemek değil, söylemeye zorlamaktır."
***
"aşkı bilmek isterim fakat tam bu sırada içinde olduğumdan onu bir varoluş olarak algılarım,aşk, karşı tarafın sunduğu tüm olguları, incelenmesi,yorumlanması gereken birer gösterge olarak algılamamı gerektirir.ona karşıdan bakamam çünkü aşkın yanlış yerindeyimdir, "en göz kamaştırıcı " yerinde."
Read On 0 yorum

Marx'ın Üç Sözü

Cuma, Nisan 13, 2012
Marks’ta, yine kendisinden, Marks’tan kaynaklanan, biçimlenen, güç kazanan üç türlü söz vardır; bunların üçü de gerekli ama yine de ayrıdır. Birbirlerine karşı gelmez de sanki yan yanadırlar. Onları birarada tutan dağınıklığa birçok dilek karşılık gelir. Öyle ki Marks’tan sonra kim konuşursa konuşsun, kim yazarsa yazsın, kendini bu duruma boyun eğmek zorunda hisseder. Bunu beceremezse de her şeyin dışında kaldığını, eksikliğini duyar.




1-Bu sözlerden birincisi dolaysızdır ama uzundur. Bu söz aracılığı ile Marks bir düşünce yazarı olarak ortaya çıkar. Bir anlamda gelenekten gelmekte, felsefe logos’unu kullanmakta . Hegel’den alınsın alınmasın (bunun önemi yoktur) temel birtakım adları yardıma çağırmakta ve kendini düşünce alanında açmaktadır. Ama öte yandan uzun sayılır bu yol çünkü logosun tarihi onda yeniden yazılır. Ama bir yandan da dolaysızdır, çünkü sadece söyleyeceği bir şeyinin olmasının yanında aynı zamanda söylediği şey yanıttır. Bir dizi yanıt biçiminde kaydedilir. Biçimsel olarak kesindir. Uç yanıtlar verir. Bunlar tarih tarafından gündeme getirilir ama ancak tarihin durduğu ya da kırıldığı anda hakikat değerini alabilirler. Yanıtlar ortadadır –yabancılaşma, gereksinmenin önceliği, tarihin maddi pratik süreci, insanın bütün olarak ele alınması- ama yanıtladığı sorular belirsiz kalmış kesinliklerinden uzaklaşmışlardır: günümüzün ya da dünün okuyucusunun kendine göre böyle bir soru yokluğunu yorumlamasına göre –böylece aslında daha da boşaltılması gereken bir boşluğu dolduran- Marks’ın bu sözü kimi zaman bir hümanizma hatta bir tarihçilik kimi zaman da dinsizlik, antihümanizma hatta bir nihilizm olarak anlaşılır.




2-İkinci söz politiktir: kısadır ve dolaysızdır, kısadan da fazlasıdır, dolaysızdan da fazladır, çünkü söz kısa devreye sokar. Bir anlam taşımaz. Bir çağrı bir şiddet bir kırılma kararıdır. Söylediği bir şey yoktur aslında, müjdelediğinin acelesiyle özdeşleşir, sabırsız ve hep aşırı bir titizliğe bağlanır. Değil mi ki aşırılık onun tek ölçüsüdür, kavgaya çağırır hatta -bunu çok kolay unutuyoruz- “devrimci terör”ü önkoşul olarak görür, “sürekli devrim”i tavsiye der, devrimi hep içeriden gerçekleşecek bir şey olarak görür, bir vade sonunda bir gereklilik olarak değil, çünkü devrimin en önemli özelliği, eğer zamanı açıyor ve boydan boya kat ediyorsa, vade filan sunmamasıdır, hep şimdide bir titizlik olarak kendini yaşatmak ister.




3-Üçüncü söz dolaylıdır, en uzunu budur, bilimin sözüdür. Bu açıdan Marks bilginin diğer temsilcileri tarafından tanınan saygı duyulan biridir. Bu durumda o bilim adamıdır, bilim adamının etiğine uymayı kabullenir, ve her türlü eleştiriye açıktır. Kendine ilke olarak “de omnibus dubitandum, “her şeyden kuşkulanırım”ı almış olan Marks’tır ve şöyle buyur: “Bilimi bilim dışı, bilme yabancı çıkarlara alet eden kişiye alçak derim”. Yine de Kapital (Sermaye) özünde devrimci bir yapıttır, bilimsel nesnellik yollarıyla zorunlu bir devrime götürdüğünden değil, tam da formülünü vermeden bilim düşüncesini bile sarsan bir teorik düşünce tarzını gündeme getirdiği için böyledir. Ne düşünce ne bilim Marks’ın yapıtından sonra aynı olabilir, bu değişimi en uç anlamıyla düşünmek gerekir. Bilim kendi kendini yani bilimi kökten bir değişime uğratma yeridir, pratikte gündeme gelen bir dönüşümün teorisi olduğu gibi aynı zamanda bu pratiğin içerisine sürekli bir teoriye bir dönüşümü sağlar.


Bu düşünceleri burada bırakarak daha fazla geliştirmeyelim. Marks örneği şunu anlamamıza yardım eder. Yazıya dayalı söz sürekli karşı gelme sözü olduğu için bir yandan kendini sürekli geliştirir, öte yandan ise kendi kendisinden çoğul biçimlerde kırılır. Komünist söz her zaman hem suskun hem şiddetlidir, hem politik hem bilimseldir hem dolaylı hem dolaysız hem bütün hem parçalanmış hem uzun süreli hem de neredeyse anlıktır. Bu diller Marks’ta birbirine çarpıp birbirinden ayrılır ve kopar. Marks onlarda rahat edemez. Aynı amaca doğru yönelseler de birbirlerine çevrilemez; onların zaman içerisinde çağdaş olmalarını önler. Öyle ki indirgenemez bir bükülme etkisi üreterek onu okumaya (pratiğini yapmaya) soyunanları sonu gelmez bir yeniden düzenlemeye iter.




*


“Bilim” sözcüğü yeniden bir anahtar sözcük haline gelmiştir. Tamam kabul edelim. Ama şunu da söylemeden geçmeyelim, evet bilimler vardır ama henüz Bilim yoktur, çünkü bilimin bilimselliği her zaman ideolojiye bağlı kalır, ideolojiyi bugün hiçbir bilim isterse insan bilimi olsun indirgeyemez. Öte yandan Marks’çı da olsa hiçbir yazar yazıya sadece bir bilgi olarak başvuramaz çünkü edebiyat (bütün dönüşüm bozulma biçimlerine giren güçlerini benimseyen yazma titizliği) ancak ve ancak bilimselleştiği anda bilimi de edebiyata dönüştüren bir hareket içerisinde yer alır. Söylediklerinin kayıt edildiği yer her zaman olduğu gibi bir “öylesine yazma oyununun” içine düşer.




Çeviren: Nami Başer
Read On 0 yorum

Anti-Ödip

Salı, Mart 20, 2012
Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin birlikte kaleme aldıkları eserlerin içkin süreklilikleri, son eserleri Qu’est-ce que la philosophie’de (Felsefe Nedir? - YKY) bazı sırlarını açığa vurmuştu: Buna göre, felsefe (kendi giriştikleri iş) “kavramlar”, bilim “işlevler”, sanat ise “algılanımlar ve duygulanımlar” üretimiydi. Buradaki “üretim” sözcüğünü çekip aldığımızda, geriye yönelik olarak, onların “psikanaliz kültürü”ne yönelttikleri yoğun ve çarpıcı eleştirilerinin (özellikle Kapitalizm ve Şizofreni’nin gövdesini ikiye bölen L’Anti-Oedipe ile Mille Plateaux’dan bahsediyoruz) temellendirilmesi ve anlaşılması kolaylaşacaktır.


L’Anti-Oedipe “üretim”i ana eksene koyarak başlamıştı. “Arzulu üretim” (production désirante)neden bir şizofrenin “gezintisi”nde, bir çocuğun mezarlığın önünden geçerken korkudan ıslık çalışında, ya da dilin cismanî varlıklar üzerinde ürettiği, psikanalizin “fantazma” diyerek bir kenara, yüzeye terkettiği dönüşümlerde bulunmasın? Üretimden bahsedince herkesin aklına gelen “aletedevat” neden zorunlu bir sıçrayışla “arzu duyan makinalar” üzerine düşünmeye sevketmesin? Deleuze’ün eserinin ciddiye aldığı Stoacılığın bize öğrettiği gibi, “ölümün bir ciddiye alınışı”, daha da önemlisi “ölümün üretilmesi gerektiği” bile düşünülemez mi? İşte psikanalize yönelik eleştirinin temellendiği yer ile hemen karşılaşıyoruz: Psikanaliz ve onu taşıyan kültür, “üretim”e karşıdır. Taşıdığı eski bir Platonculuk damgası, bu kültürü (kuramsal pratiğinde olduğu kadar, tedavi yöntem ve amaçlarında da) bir “anti-üretim” tarzı olmaya götürmüştür: Arzuyu, isteği, “üretim” ekseninde değil, “elde etme” ekseninde görmek. Psikanalizin “psikozlar” dünyasıyla bir türlü baş edememesi, yazarların vurguladığı gibi, özellikle şizofreniyi anlamaması kolayca kavranıyor böylece. Freud için şizofren bir fantezistti; aktarıma (transfer) karşı direniyor, hayalinin dünyasında yaşadığından tedaviye cevap vermiyordu.



Mille Plateaux’da artık terkedecekleri “arzulu makinalar” teması Anti-Oidipus’un başlangıç eksenini bir giriş önerisi haline getiriyor: Önerdiği, Melanie Klein’ı epeyce uğraştıran şu “kısmî nesneler” (ana memesi vb.) orada artık birbirlerine ve... ve... bağlaşlarıyla bağlanan özgün bir “makina” düzeninin unsurları haline getiriliyorlar. Clerambault’nun psikiyatrik icraatını Freudçulara üstün kılan şey (onun psikozları daha iyi “anlaması”), “hastalığın”, yani “delirmenin” (delirium) bir öz olmaktan çıkarılarak ikincil olan önemine kavuşturulması, “hastalığın ürettiği” varsayılan bütün kısmî semptomların ise “gerçeklik” düzleminin ta kendisi haline getirilerek öncellik kazanmasıydı. Anlaşılıyor ki psikanaliz “üretim”i tersinden kavramıştı: Üründen önce, bizzat üretimin kendisinin de üretilmesi gerektiğini farkedememişti.

Peki, üretim nerede üretiliyor? Yazarlar, Mille Plateaux’da şu “imkânsız makina”nın yerine koyacakları, Artaud’nun “organizmaya karşı açtığı savaş” sırasında beliren bir mefhumu tam da o noktada çağırıyorlar: Organsız Beden... Belki de ancak bu mefhum sayesinde, sınaî üretimle doğanın üretimi arasında oluşturduğumuz “karşıtlığı” yıkabileceğiz. Onunla, insanı doğa ile yüzyüze, sanki bir özne-nesne, neden-sonuç ilişkisinin tarafı olarak ele almak zorunluluğundan kurtulabileceğiz. Esas olarak bir süreç olan şeyi bir amaç haline getirmekten vazgeçerek, üretimin ürünle özdeşleştiği bir düzlemden bahsedebileceğiz.

Bütün bu ters-çevirme girişiminin nedenini, psikanalizin ısrarla sürdürdüğü bir yanlış anlamanın tarihçesinden çıkarabiliriz: Bu, isteğin, Deleuze’ün iyi incelediği Spinoza’ya göre, “insanın özünden başka bir şey olmayan” arzunun “eksiklikle” damgalanıp mühürlenişinin tarihidir. Oysa, “organsız beden, üretken olmayan, tüketilemez organsız beden bütün arzu üretimi süreci için bir kayıt yüzeyi olarak hizmet eder.” (s. 17) Böylece, “her zaman düzenlenmiş ve yönlendirilmiş olan” arzunun hiç de bir eksiklikle tanımlanmış olmadığını, bütün “yan ürünlerini” de kapsayan, olumlayıcı ve üretken faaliyetin ta kendisi olduğunu söyleyebiliyoruz. Arzuyla ilişki içine sokulan bilinçdışı, böylece bir aile romansının, Ödipal üçlünün oynandığı Freudçu “tiyatro” modelinden kurtarılarak, bir “üretim modeli”ne, bir “fabrika” mekânına kavuşturulacaktır. Şizofren, böylece, Freud’un onda gördüğü apatik, duyarsız, duygulanımları küntleşmiş yaratık değil, temsilin elinden kaçarak, “amaçlar” tarafından tanımlanmamış bir üretimin peşinde olan kişidir.

Organsız Beden bir “üretim malzemesi” ya da hammadde gibi değil, bizzat üretilmesi gereken yeğinlik yüzeyi olarak düşünülmelidir. Çünkü bir süreç (delirme, hastalık, mutluluk, öfori, halüsinasyon, hissetme, görme vs.) “önceden” hazır bulunan aşkın bir başlangıç noktasından yola çıkmadığı gibi, onu kendine “çekebilecek” bir “sonra”ya doğru da yönlenmez (ss. 22-3). Öyleyse, Organsız Beden’den başlayan süreç hem onun üretimidir –kayıtların, dağıtımların ve mübadelenin örgütlenişi, üretimin üretilişi, ve tüketimin üretilişi– hem de “arzulu üretim”in önkoşuludur. Yine bir terimi çekip alalım: Tüketimin de üretilmesi gerekiyor. Ama tüketim, Bataille’ın gösterdiği gibi, kederin, sıkıntının, voluptas’ın, ısrafın, hüznün, hüsranların üretimi değil midir aynı zamanda? Onu kolay kolay “amaçlar” ve benzeri teleolojik düzenekler aracılığıyla tanımlayamayız. Böylece libidonun üretme enerjisinin kısmen bir “kaydetme” enerjisine, kısmen de tüketim enerjisine dönüştüğü söylenecektir (s. 23). Ta baştan varsaymak zorunda olmadığımız “özne” işte tam da o noktada üretilecek, devreye girmeye çağrılacaktır. Ama engeller henüz bitmemiştir ve psikanalizle iç içe geçmiş, onun kültürüyle, dolayısıyla “aileciliğiyle” kenetlenmiş bir sahte, fiktif “özne” karşımıza getirilecektir: Oidipus...

Oidipus, bir tasnif işlevidir, tasnifin bir metaforudur ama aynı zamanda “yasa” nın konuluşudur. Artık “Ben başkasıdır” denilemeyecek noktayı koyarak bir ayrılıkçı sentezi yürürlüğe sokacaktır. Üçleme sanki ta baştan geçerliymişçesine davranılır –anne, baba, çocuk... Kendini hem “çözülmesi beklenen” bir karmaşa, bir bunalım, hem de aile modelinin kurucu bileşeni olarak dayatır. Psikanaliz, inceleme nesneleri de dahil olmak üzere, “sorunun kendisini” aileye hapsetmekte kararlıdır.

Oidipus emperyalist ve kolonizasyoncudur. Afrikalı’yı Ödipleştirirken Ödip’i evrenselleştirir. İster etnolojik işlevselciliğin, isterse yapısalcılığın Oidipus’u olsun, onun bir tür “değişmez” değişken olarak sunulabilmesi mümkündür: Aslında çocuktaki Oidipus-öncesi, psikozludaki Oidipus-dışı, başka toplumlardaki Oidipus-ötesi görüngülerin tümü, psikanalizin hastalıklarından biri olan yorumlamanın gücüyle kuşatılarak hizaya getirilirler. Bu hizanın bir çocuğun Oidipus’a doğru yönlendirilişinde nasıl işlediğine baktığımızda ilk göreceğimiz şey, şu basit “senin arzuların nelerdir?” sorusunun sorulması yerine, her şeyin “ana-baba” cevaplarını almaya yönelik kılındığıdır. Arzunun hedefi olduğu kabul edilen Oidipus ve onun çözümü, cevabı beklenmeyen bir soru olarak çıkarılır karşımıza. Psikanaliz böylece bir “aile romansı” havasından yola çıkar. Oidipus tiyatrosunda gösteriye başlar. Tavır, “demek ki buymuş” tavrıdır: Demek ki ben annemle evlenip babamı öldürmek istiyormuşum... Psikanaliz hangi hakla bunu öznenin arzuları ya da içgüdüleri diye değerlendirmektedir acaba?

Sorun emperyalist Oidipus’un “gerçek” olup olmadığı değildir. Ailenin uygulamacı şiddetiyle o “yeterince bir gerçekliğe”, “birazcık gerçeğe” kavuşturulmuştur zaten. Böylelikle arzulu üretimi ezerek onu paranoid bir şifreleme makinasına bağlar... Şizofren ile uğraşırken aldığı ödül ise onu bir çifte-bağlanmanın kurbanı haline getirmesidir: Artaud hem baba, hem oğul, hem de anne olmak isterken, Yargıç Schreber Üst-Tanrı’ya bu hazzı tattırmanın bir görev olduğuna inanması karşılığında, şimdiye dek katlanmak zorunda kaldığı onca acının ve ızdırabın bedeli olarak bazı küçük, beşerî hazlardan kendini yoksun bırakmak istemezken bu çifte bağlanmanın cenderesinden kurtulmak istedikleri besbelli değil midir? Çifte bağlanma bize ‘ya... ya da...’yı getiriyor. Onun pek özel bir biçimi olarak kâh... kâh da, çifte bağlanmanın daha uğursuz ve belirsizliklerle dolu tavrını yansıtıyor.

Freud, onca aleyhte kanıtı hesaba katabilecek durumda olmasına karşın, tüm bir rüyalar, efsaneler, olaylar, gizli istekler edebiyatını mobilize ederek, gariptir, eninde sonunda belki Yunanlılar’ın inanmadığı Oidipus efsanesine “kendisi inanıyor”. Lacan ise, Oidipus’u “yapısal düzleme” taşıyarak işin içinden çıkılabileceğini sanmak hatasına düşüyor: Onda artık bir “inanç” sorusu değil, bir “yapı” daha doğrusu, Hayali (imgesel) ile Simgesel (le symbolique) arasında ki hudut sorusu söz konusudur. Bu hudut aracılığıyla Simgesel’in içine taşınan bir “yapı”, yani Dil, ama onun üzerine kenetlenmiş bir Yasa, Babanın-Adı ortaya çıkarılıyor.

Freud’un “cinselliğe aşırı önem verdiği” gibisinden bir tür eleştiri epeydir yapılıyor. Aslında Freud daha çok bu keşfinden dolayı kendini affettirmeye çalışıyor gibidir: Merak etmeyin, cinsellik aileden dışarı çıkmayacak! (s. 322) Bütün Oidipus’un küçük, kirli bir aile sırrının inanılmaz bir yüceltimi olduğu anlaşılıyor. Ondan bize kalan ne bir “aşk hikâyesi”, ne de bir trajedidir. Aile iki anlamda belirir: Çocuğun içinde bulunduğu, somut olarak yaşadığı bir “çevre” olarak içselleştirilen aile. Suçluluk duygusuyla yüklenmiş olduğu “sorumlu yetişkin” haline getirecek olan bir aile mahkemesi. Paradoks hemen belirginleşiyor: “Hem hastalık, hem de sağlık olarak Oidipus; hem yabancılaşma faktörü, hem de yabancılaşmadan kurtarıcı faktör olarak aile...” (s. 323)

Psikanalizin ilk-gelişim tarihçesi içinde önemini gittikçe yitirmeye başlayan bir model vardı: Çocuğun ayartılması... Anababa tarafından ayartılma teması Freud’un sözlüğünden gittikçe silinip gitmeye yüz tutacaktır. Bunun nedeni kuşkusuz Oidipus davanın “ayartılan bir çocuk” üzerinde değil de, bir suçluluk duyguları karmaşası olarak çocuk üzerinde mümkün olabilmesiydi. Oidipus’un bir “baba düşüncesi” değil de, somut olarak çocuğun yaşadığı bir düşünce kılınmasına ihtiyaç vardı. Oysa, salt Oidipus tragedyasını yeniden okumak bile, Oidipus’un önce Babanın kafasındaki bir düşünce olduğunu gösterecektir: Baba katlinden ve ensestten önce, Oidipus’u dağ başına bırakan Baba’nın ta kendisi değil midir?

Oidipus’un emperyalizmi bu yüzden yalnızca uzak halkları değil, ailenin ve “özel” denilen hayatın en “içten” ve “samimi” görünümlerini kolonize etmenin peşindedir. Psikanalizin nevrozlar ile psikozlar arasında yaptığı ayrım, aile kapatımının iki farklı derecesine tekabül etmektedir: Nevrozlar ana-baba-çocuk üçgeninde çözümlenirken, psikozlar bir üst kuşağa sıçrayarak, büyükbabaları ve büyükanneleri çağıracaktır. Çünkü psikozun “bulaşıcılığı” özneye ilişkin kılınmış bir Baba’nın öte taraftan başka bir Baba’ya ilişkin bir özne kılınmasını gerekli kılıyordu. Bu yüzden, delilik de artık aileye, Oidipus’a endekslenecek, aynen cinsellik gibi, “ailenin dışına çıkmaya” bırakılmayacaktır.

Böylece, psikanalizin mantık hatalarından ilki, Oidipus’un “her zaman ve her yerde” geçerli kılınmasını sağlayacak bir paralojizmi çıkıyor karşımıza: İster nevrotik çekirdeğin, ister psikotik “genişleme”nin olsun, psikanaliz Oidipal üçlemesini inançlı bir şekilde arzuyu bir “yatırım” modeli içinde görmekte ısrarlıdır. Eksikliğin bir ideolojisini kurar ve adına hadımlaştırma der. Eksikliğin yerine konulan her şey, böylece Hayalînin alanına itilir, fantazma adını alır. Fantazma olarak eksikliğin yerine ister Lacan’ın yaptığı gibi küçük bir a harfini yerleştirin, isterseniz Masoch’un ya da Sade’ın “cinsel aşırılıklarını”, ya da Küçük Hans vak’asındaki “bir çocuk dövülüyor”u, “bir at ölüyor”u fantazmalar olarak kabul edin, libidonun enerji akışını sekteye uğratacak bir Oidipus anı, şu dehşetengiz “kader anı” delirtecek yeni varlıkların peşine düşecektir: Anti-psikiyatri bile bu sorunun üstesinden gelememiştir. Çünkü, sözgelimi şizofreninin bir öznenin ya da bireyin “hastalığı” değil, aile mekanizmasının bir hastalığı olduğunu belirlerken, “delirtme” ve “ayartma”nın düzeneklerinin nerelere kadar yaygınlaşabileceğini öngörememektedir. Oysa yalnızca “kişi”ler ya da aile mekanizması değil, “ırklar, kıtalar, kavimler ve halklar” da delirtilirler, ayartılırlar.

Kavramlarını genişleterek Deleuze & Guattari, ilkel, “damgalayıcı” ve toprağın bedeniyle bütünleşmiş “socius”tan Devlet’in “doğuşu”na, kapitalizmin harekete geçirdiği toplumsal-tarihsel düzeneklere erişinceye kadar geniş ve somut bir alanı tartışmalarının odağına getirirler. Dogmatik bir blokaj makinası olarak teokratik, despotik bir düzenek, Devlet ile paranoyayı eşleştirir: Megalomania ve kuşku... Bunlar devletlû özelliklerdir ve onun göstergeler rejimine bağlanırlar. Sermaye-para ise dolu bir bedendir ama üretim, mübadele ve bölüşüm ilişkileri içinde kodları, organizması, düzenekleri bir çözülmeye uğrar: Sanki nominal olarak “eşitçe” dağıtılır bu Organsız Beden, ama akışlarıyla karşılaşmak yönündeki “arzu hareketleri (yani üretim, tüketim, kaydetme) içinde” yer alan toplumsal formasyonlar ondan paylarını kapabilme konusunda farklı ve homojen olmayan kaderleri yaşayacaklardır.

Şizo-analiz böylece, aile kapatımının karşısına, geniş bir “deliliğin” ciddiye alınmasını önererek çıkar: Her delilik, arzunun her yönelimi (her arzunun zaten düzenlenmiş ve yönlendirilmiş olduğunu yeniden hatırlayalım) toplumsal, siyasal ve tarihseldir. Psikanaliz kültürünün onu kapatmak istediği yerde, “kutsal ailede” kendisine “küfredilen”, eksiklikle damgalanarak banalleştirilen ve yolundan saptırılan bilinçdışının onun elinden kurtarılması yalnızca arzunun devrimci güçlerine yeniden kavuşturulması sayesinde gerçekleşebilir (s. 384). Bu görevin başarısı elbetteL’Anti-Oedipe’i yetmişli yılların “kült kitapları”ndan biri haline getirecekti. Ancak daha da önemlisi, şizoanalizin önümüze koyduğu görevin salt bir “anlama” ya da “yorumlama” problemini ve yöntemini değil, arzunun özgürleştirilmesi ve yeniden-yönlendirilmesi diyebileceğimiz daha yetkin ve siyasî bir programa doğru yönlenmeyi amaçlamasıdır. Bu ise, elbette, Capitalisme et schizophrénie’nin ikinci kitabı olarak tasarlanan Mille Plateaux’nun kuşatmayı tasarladığı o geniş alana bağlanacaktır.

GILLES DELEUZE & F. GUATTARI
L’ANTI-OEDIPE, CAPITALISME
ET SCHIZOPHRÉNIE
MINUIT, PARİS, 1972
(*) Bu yazı, Toplum ve Bilim dergisinin 70. sayısının (Güz 1996) “Psikanalizle Bakmak” özel dosyasında kitap tanıtımı (ss. 269 - 273) olarak yayımlanmıştır.
Read On 0 yorum

Kapitalizm ve Şizofreni

Salı, Mart 20, 2012
Nedir bir toplumun bedeninin üzerinden geçen? Flüksler, daima flüksler; ve kişi de bir flüks kupürüdür her zaman. Bir kişi bir flüks üretimi için bir çıkış noktasıdır daima, bir flüks alımı için bir varış noktasıdır, herhangi bir türden bir flüks; ya da birçok flüks için bir kesme, bir engellemedir.

Bir kişinin saçları varsa, bu saçlar bir çok aşama geçirebilir: bir genç kızın saç şekli evli bir kadınınkine benzemez, dul bir kadının saç tarama şekline benzemez: tam bir saç şekli kodu vardır. Kişi, bu saçları taşıdığı şekliyle, kendisini geçen, kendi durumunu aşan saç flükslerine göre kendisini tipik olarak bir engel şeklinde gösterir, ve bu saç flüklerinin kendileri de kodlanmışlardır, çok farklı kodlara göre: dul kadının kodu, genç kızın kodu, evli kadının kodu, vs. Kodlamanın ve territoryalleştirmenin temel araç olarak flüksleri her zaman kendisiyle kodlamak olan temel sorunu budur finalde: kişileri damgalamak, işaretlemek, (çünkü kişiler flüksleri engellemekte ve kesmektedirler, flükslerin kesilme noktalarında yer almaktadırlar).

Fakat, kişileri damgalamaktan çok –kişileri damgalamak görünürdeki yöntemdir-, kodlamanın daha derin bir fonksiyonu vardır, yani: bir toplum sadece bir şeyden korkar: tufandan; bir şeylerin eksik olmasından korkmaz, yokluktan, kıtlıktan korkmaz. Onun üzerinden, onun sosyal bedeni üzerinden bir şeyler akar, ama biz bunu bilmeyiz, kod, kural olmayan ve hatta o topluma göre kodlanamaz gibi görünen bir şeyler akar. Akıp o toplumu bir tür deterritoryalleştirmeye sürükleyecek olan, toplumun üzerine yerleştiği toprağı dağıtacak olan bir şey: bu bir felakettir o halde. Yıkılan, yok olup giden bir şeyle karşılaşıyoruz ama bunun ne olduğunu bilmiyoruz, hiçbir koda uymuyor, kodların altından kaçıp gidiyor; ve bu, uzun zamandan beridir, her zaman kod-benzeleri bulduğuna inanan kapitalizm için de doğrudur bu açıdan, buradaki, kapitalizmdeki ünlü telafi gücü dediğimiz şeydir –kapatmak, telafi etmek dendiğinde kastedilen şudur: bir şeyin kapitalizmden kaçıyor göründüğü, bu kod-benzerlerinin altından geçip gidiyor gibi göründüğü her seferde, kapitalizm tüm bunları tekrar damgalar, üstelik bir aksiyom ekler ve mekanizma yeniden hareket etmeye başlar; 19. yüzyıldaki kapitalizmi düşünün: bir flüks merkezinin ortaya çıktığını görür kapitalizm, bu tam tabiriyle bir işçiler flüksüdür, proletarya flüksüdür: peki, nedir böyle ortaya çıkan şey, böyle korkutucu bir şekilde akıp giden ve dünyamızı sürükleyen, nereye gidiyoruz? 19. yüzyılın düşünürlerinin, özellikle fransız tarih ekolünün ilginç bir tepkisi olmuştur: 19. yüzyıl ilk kez sınıf terimleriyle düşünülür, teorik sınıf kavramını icat eden ve bunu açık bir şekilde kapitalist kodun temel bir parçası olarak ortaya çıkaran onlardır yani: kapitalizmin meşruiyeti şurdan gelir: aristokrasiye karşı bir sınıf olarak burjuvazinin zaferi.

Saint Simon, A. Thierry ve E. Quinet’de ortaya çıkan sistem, radikal bir biçimde burjuvazinin sınıf olarak algılanmasıdır, ve bunlar bütün bir tarihi bir sınıflar savaşımı olarak yorumlarlar. Tarihin bir sınıflar savaşımı olarak algılanmasını keşfeden Marx değildir, 19. yüzyılın burjuva tarih ekolüdür: 1789, evet, bu bir sınıf savaşıdır, toplumsal yapının mevcut yüzeyinde tanımadıkları şu tuhaf flüksün ortaya çıktığını gördüklerinde kör olmuşlardır adeta: proletarya flüksü. Bunun bir sınıf olduğu düşüncesi mümkün değildir, bir sınıf değildir bu o anda: kapitalizmin proletaryanın bir sınıf olduğunu artık inkar edemediği gün, kapitalizmin kendi kafasında tüm bunları yeniden kodlama anını bulduğu ana rastlar. Kapitalizmin telafi etme gücü dediğimiz şey nedir?
Bu, aksiyomatik bir tür dizge barındırdığı anlamına gelmektedir; ve tanımadığı yeni bir şeyi bünyesinde bulundurduğunda, herbir aksiyomatik dizge için olduğu gibi, bu, doymak bilmez sınırları olan aksiyomatik bir dizgedir: kapitalizm yeniden işleyişi sağlamak için artı bir aksiyom eklemeye hazırdır her zaman.
Kapitalizm 19. yüzyıldaki işçi mücadelelerinin etkisiyle ve devrimin etkisiyle proletaryanın bir sınıf olduğunu artık yadsıyamadığı zaman, sonunda bir tür sınıf çift kutupluluğunu tanıdığı zaman, bu an son derece belirsiz, anlaşılması güç bir an olur, zira bu devrimci mücadele içerisinde önemli bir andır, ancak bu kapitalist telafi için de temel bir andır: işte sana bir aksiyom daha, işçi sınıfı için ve onu temsil eden sendikal güç için aksiyomlar yaratıyorum sana, ama kapitalist mekanizma, kapitalist makina yeniden harekete geçiyor gıcırdaya gıcırdaya, gediği doldurdu bu makina. Bir diğer ifadeyle, bir toplumun bütün yapıları işin özünü oluştururlar: kodlayamayacağı ve bir yer veremeyeceği flükslerin kendisinin üzerinden, kendi bedeninin üzerinden akıp gitmesine engel olmak.

Bir şeylerin eksik olması, yokluk, kıtlık, bir toplum bunu kodlayabilir, toplumun kodlayamayacağı şey, bu şeyin ortaya çıktığı andır, ya da kendi kendine: şu herifler de kim öyle orda! dediği andır. O zaman, ilk anda, zor aygıtı harekete geçer, eğer bu kodlanamazsa, yok edilmeye çalışılacaktır. İkinci bir anda, iyi kötü bir şekilde yeniden kodlamaya olanak verecek olan yeni aksiyomlar bulmaya çalışılır.

Sosyal bir yapı şu şekilde tanımlanır elbette ki: sürekli olarak, ardı ardına gelen şeyler, flüksler üstten akar, bir kutuptan diğerine akar ve bunlar devamlı olarak kodlanmıştır, ama kodlardan kaçan flüksler vardır ve tehlikeli flükslere yer açmak amacıyla, tüm bunu telafi etmek için, aksiyomlaştırmak için, kodu yeniden biraz elden geçirmek için harcanan toplumsal çaba vardır: aniden, koda uymayan genç insanlar çıkar: önceden öngörülmemiş olan bir saç flüksü edinmeye başlarlar; ne yapacağız bu durumda? Bunu kodlanmaya çalışacağız, yeni bir aksiyom ekleyeceğiz, telafi etmeye çalışacağız, yoksa içerde kodlanmamakta direnmeye devam eden bir şeyler olacak, peki o zaman ne olacak?
Bir başka deyişle, toplumun temel hareketidir bu: flüksleri kodlamak ve ona göre kendisini kodlanamaz olarak sunan şeylere düşman gibi davranmak, çünkü bir kez daha bütün bir dünyayı, o toplumun bütün yapısını söz konusu yapmaktadır bu.
Her toplum için aynı şeyi söyleyeceğim, bizimkisi dışında belki de, yani kapitalizm; az önce kapitalizmden -tüm diğer topluluklar gibi- flüksleri kodluyormuş ve başka sorunu yokmuş gibi söz etmeme rağmen; ama belki de fazla hızlı gidiyordum.
Kapitalizmin sosyal oluşum gibi temel bir paradoksu vardır: eğer tüm diğer sosyal oluşumların korkusunun deşifre edilmiş flüksler olduğu doğru ise, kapitalizmin kendisi de inanılmaz bir şey üzerine kurulmuştur tarihsel olarak; yani, diğer toplulukların bütün korkusunu, terörünü yaratan da budur: deşifre edilmiş flükslerin varlığı ve gerçekliği ve kapitalizmin bundan kendi işini yapması.
Eğer bu doğru olsaydı, bu, kapitalizmin çok kesin bir anlamda her toplumun evrensel formu oluşunu açıklardı: negatif bir anlamda, kapitalizm tüm toplumların her şeyden çok korktukları şey olurdu ve öyle sanıyoruz ki tarihsel olarak kapitalizm ... her sosyal oluşumun sürekli başından savmaya, kaçınmaya çalıştığı şeydir bir bakıma; neden? Çünkü bu tüm diğer sosyal oluşumların yıkımı demektir. Ve kapitalizmin paradoksu, sosyal bir oluşumun tüm diğer oluşumların negatifi olan şeyin temeli üzerinde oluşmuş olmasıdır. Bu demektir ki kapitalizm, her türden deşifre edilmiş flüksler arasında bir birleşmeyle, bir karşılaşmayla meydana gelebildi sadece. Tüm sosyal oluşumların en çok korktuğu şey, tüm diğerlerini yutacak olan bir sosyal oluşumun temeliydi: tüm oluşumların negatifi olan şey bizim oluşumumuzun da pozitifliği haline gelmiş olsun; korkunç bir şey bu.

Kapitalizm deşifre edilmiş flükslerin birleşmesi üzerine hangi yönde kuruldu: her türden dekodaj1 sürecinin sonunda, feodalitenin sona ermesiyle meydana gelmiş olağanüstü çarpışmalar, olağanüstü karşılaşmalar gerekiyordu. Bu her türden dekodajlar, büyük özel mülkiyetlerin oluşumu şekli altında toprak flükslerinin dekodajına, ticari varlıkların gelişmesi şekli altında parasal flükslerin dekodajına ve istimlak şekli altında, serflerin ve küçük köylülerin topraksızlaştırılmaları şekli altında bir işçiler flüksünün dekodajına dayanıyordu. Fakat bu yetmiyor, zira eğer Roma örneğini alırsak, çökmekte olan Roma’daki dekodaj tam görünüyor: büyük özel mülkiyetler şekli altında mülk flükslerinin dekodajı, büyük özel mal varlıkları şekli altında parasal flükslerin dekodajı, kentsel alt-proletaryanın oluşumuyla işçilerin dekodajı: her şeyi bulabilirsiniz burada, hemen hemen her şeyi. Kapitalizmin unsurları burada bir arada bulunuyorlar, yalnız çarpışma, karşılaşma yoktur.
Sermayenin ya da paranın deşifre edilmiş flüksleriyle işçilerin deşifre edilmiş flükslerinin karşılaşmasının gerçekleşebilmesi için, doğmakta olan sermaye flüksü ile yersizyurtsuzlaşmış olan el emeği flüksü arasındaki karşılaşmanın, sözcüğün tam anlamıyla deşifre edilmiş para flüksü ile toprağından edilmiş işçiler flüksü arasındaki karşılaşmanın gerçekleşebilmesi için ne gerekiyordu? Gerçekte, paranın para sermaye haline gelmek için deşifre olma şekli ile işçinin sadece kendi iş gücünün sahibi haline gelmek üzere topraktan koparılma şekli: bunlar birbirinden tamamen bağımsız iki süreçtirler, ikisinin arasında bir karşılaşma, bir çarpışma olması gerekiyor.
Aslında, ticari sermayenin ve banka sermayesinin embriyo formları boyunca -çalışma flüksü, sadece çalışma gücünün özgür sahibi- gerçekleşen sermayeyi oluşturmak için paranın deşifre olma süreci ap ayrı bir çizgi boyunca gerçekleşir. Bu feodalitenin sonunda işçinin yersizyurtsuzlaştırılma çizgisidir ve bir karşılaşma olmayabilir pekala. Deşifre edilmiş ve yersizyurtsuzlaştırılmış flükslerin birleşmesi, kapitalizmin temeli budur.
Kapitalizm önceden varolan tüm sosyal territoriyalitelerin ve kodların iflası üzerine kurulmuştur.
Eğer bunu kabul edersek, neyi gösterir bu? Kapitalist mekanizmayı; tam bir saçmalık, çılgınlık bu. Deşifre edilmiş ve yersizyurtsuzlaştırılmış flüksler temelinde işleyen sosyal bir mekanizma: bir kez daha, bunun nedeni, toplulukların bununla ilgili bir fikirlerinin olmaması değildir; panik şeklinde sahiplerdi bunun fikrine; söz konusu olan bunu engellemekti (bu, o ana kadar bilinen bütün sosyal kodların alt üst olması, çökmesiydi). Peki, önceden varolan bütün toplulukların negatifi üzerine kurulan bir topluluk, böyle bir şey nasıl işleyebilir? Özü bütün flüksleri deşifre etmek ve yersizyurtsuzlaştırmak olan bir topluluk: üretim flüksü, tüketim flüksü; nasıl işleyebilir bu, hangi şekilde? Belki de kapitalizmin işlemek için, çalışmak için kodlamadan başka yöntemleri vardır, belki de bu tamamen farklıdır. Şimdiye kadar yapmaya çalıştığım şey, KAPİTALİZM-ŞİZOFRENİ ilişkisi sorununu belli bir düzeyde yeniden ortaya koymaktı. -Ve böyle bir bağıntının temeli kapitalizmle şizofreni arasındaki ortak bir şeyde bulunur: bunların tamamiyle ortak olarak sahip oldukları şey (ki bu belki de asla gerçekleşmeyecek olan, somut bir görüntüsü olmayan bir ortaklıktır) yine soyut bir ilkenin ortaklığıdır; yani her ikisi de deşifre edilmiş ve yersizyurtsuzlaştırılmış flüksleri geçirmeye, iletmeye, tutmaya ve bir noktada toplamaya devam eder.

Bunlardaki derin benzerlik budur; ama kapitalizm bizleri yaşam tarzı düzeyinde şizofren hale getirmez; ekonomik süreç düzeyinde şizofren yapar bizleri: tüm bunlar sadece bir bağ sistemiyle yürür; sözcüğümüzü söyleyelim o halde, bu sözcüğün kodlarla gerçek bir yapı farklılığı içerdiğini kabul etmek şartıyla. Aksiyomatik bir dizge gibi, deşifre edilmiş flükslerin aksiyomatik dizgesi gibi işleyen şey kapitalizmdir. Tüm diğer sosyal oluşumlar, flükslerin kodlanması ve territoryal hale getirilmesi temeli üzerinde işlemişlerdir; ve bu şekilde deşifre edilmiş ya da bu şekilde yersizyurtsuzlaştırılmış flükslerin aksiyomatik dizgesini oluşturan kapitalist mekanizma ile diğer sosyal oluşumlar arasında, kapitalizmi diğer toplulukların negatifi yapan bir yapı farklılığı vardır. Oysa şizofren, kendi tarzıyla, kendine özgü sendeleyen yürüyüşüyle, aynı şeyi yapıyor. Ve bir anlamda kapitalistten daha kapitalisttir, prolodan1 daha prolodur: flüksleri deşifre eder, yersizyurtsuzlaştırır ve o zaman, kapitalizmin ve şizofreninin yapısal özdeşlik türü oluşmuş olur.
Şizofreni kapitalist oluşumun negatifidir. Bir anlamda şizofreni daha da ileri gider; kapitalizm deşifre edilmiş flüksler bağı üzerinden işliyordu, bir şartla, şöyle ki, para flükslerini, çalışma flükslerini vesaireyi sürekli olarak deşifre ederken, onları içine alıyor, yeni bir mekanizma tipi oluşturuyordu, sonra değil, aynı anda; bu mekanizma bir kodlama mekanizması değildi, aksiyomatik bir mekanizmaydı.
Bu şekilde kapitalizm tutarlı bir sistem kurabiliyordu sonunda; deşifre edilmiş flükslerin aksiyomatik dizgesinin ve flükslerin kodlanmasının hangi noktada derin bir şekilde ayrıldıklarını söylememiz koşuluyla.
Oysa şizofren bundan fazlasını yapıyor, aksiyomlaştırılmasına izin vermiyor artık, kodlanmasına izin vermiyor (yer, alan vs. yok), territoryalleştirilmesine izin vermiyor, deşifre edilmiş flükslerle hep daha ileri gidiyor, gerektiğinde flükslere bile ihtiyaç duymuyor.
Bunlar hangi ilişki içerisinde birlikteler? Sorun burada başlıyor. Kapitalizm-şizofreni ilişkisini daha yakından incelemek gerekiyor; şuna çok dikkat etmek gerekiyor: Bu doğru mu ve hangi anlamda doğru? Kapitalizmi deşifre edilmiş flüksler temelinde, yersizyurtsuzlaştırılmış flüksler temelinde işleyen bir mekanizma, bir makina olarak tanımlayabilir miyiz? Hangi anlamda tüm sosyal oluşumların negatifidir? Buradan çıkarak, şizofreni hangi anlamda kapitalizmin negatifidir? Dekodajda ve yersizyurtsuzlaştırmada daha ileri gittiği doğru mu ve nereye kadar gidiyor? Nereye sürüklüyor, yeni bir dünyaya doğru mu, hiçbir yere mi, ya da tufana doğru mu?

Eğer psikanaliz problemleriyle ilişkilendirmeye çalışırsam, hangi yönde ve ne şekilde…(bu bir başlangıç sadece), öyle sanıyorum ki, sosyal yapı olarak kapitalizm ile süreç olarak şizofreni arasında ortak bir şeyler var. Şizofrenin kapitalizmin negatifi olarak meydana geldiğini gösteren ortak bir şeyler (kapitalizmin kendisi de geriye kalan her şeyin negatifi). Ve bu ilişki, bunu şu ifadeleri dikkate alarak anlayabiliriz şimdi: flükslerin kodlanması, deşifre edilmiş ve yersizyurtsuzlaştırılmış flüksler, deşifre edilmiş flüklserin aksiyomatik dizgesi, vs.
Psikanalitik ve psikiyatrik problemlerin bizleri hangi noktada meşgul etmeye devam ettiğini bulmak kalıyor geriye.
Marx’ın üç metnini yeniden okumak gerekiyor: birinci kitapta, artı-değerin üretimi; son kitapta, eğilimde gerileme üzerine olan bölüm; ve nihayet “Gruendisse”de otomasyon üzerine olan bölüm.

Richard Zrehen: Kapitalizm ile şizofreni arasındaki benzerlikle ilgili olarak söylediklerini anlamadım, kapitalizmin diğer toplulukların negatifi olduğunu ve şizofrenin kapitalizmin negatifi olduğunu söylediğinde, ben, şizofren kapitalizm için neyse kapitalizm de diğer topluluklar için odur diye anlardım, tersine, bu karşıtlığı kurmayacağını düşünürdüm. Şu karşıtlığı düşünebilirdim: kapitalizm / diğer topluluklar ve şizofreni / başka bir şey, üç ifadeli bir benzerlik yerine, bundan dört ifadeli bir benzerlik çıkarmayı düşünürdüm.
Cyril: Richard, kapitalizm /[ve] diğer topluluklar ile şizofrenler ve örneğin nevrozlar arasındaki karşıtlık demek istiyor.

Deleuze: Haaa, evet, evet, evet.
Flüksleri Ekonomi Politikte tanımlayacağız, bunun şimdiki ekonomistler için önemi beni haklı çıkarıyor. Şimdi, flüks bir toplulukta bir kutuptan diğerine akan ve bir kişiyle geçen bir şeydir, sadece kişiler engelleyici, tutucu oldukları ölçüde.

/Adamın tuhaf bir aksanla araya girişi.

Deleuze: Bir örnek alalım, bana diyorsunuz ki bir toplumda deşifre etme bitmez, bu kesin değil: bir topluluğun sona erdiği noktaya gelince, bir topluluğun ölümüne gelince, bir toplulukta iki şey olduğuna inanıyorum: birlikte varolan iki an vardır her zaman: her ölüm, belli bir şekilde, içerden gelir –büyük Thanatos prensibidir bu- ve her ölüm dışardan gelir; demek istediğim, her toplulukta bir iç tehdit vardır, bu tehdit deşifre olan flüksler tehlikesiyle kendisini gösterdiği için, bunda hemfikiriz. Hiçbir zaman flüks yoktur ilkin, sonra üste çıkan bir kod olur. Bu ikisi aynı anda varolurlar. Peki sorun ne, eğer Levi-Strauss’un evlilik üzerine olan çoktan eskimiş çalışmalarını yeniden ele almam gerekirse: bize şöyle diyor: bir toplumda temel nokta dolaşımdır, ve değiş-tokuştur. Evlilik, evlenme, bu değiş tokuştur, ve önemli olan bunun dolaşım halinde olması ve değiş tokuş edilmesidir. Bir kadınlar flüksü vardır o halde –bir şeyi flüks katsayıya yükseltmek sosyal bir işlemdir gibi geliyor bana, sosyal flüks işlemi; toplum düzeyinde kadın yoktur, bir koda gönderme yapan, yaş, klan, kabile gibi şeylerin koduna gönderme yapan bir kadınlar flüksü vardır, ama hiçbir zaman bir kadınlar flüksü olmaz, ve ikinci olarak da bir kod: kod ve flüks kesinlikle karşı karşıya oluşmuşlardır. İlkel denen bir toplumda evlilik düzeyindeki sorun nedir o halde: şöyle ki, kadın flükslerine göre, kod gereğince, geçmek durumunda olan bir şeyler vardır. Amaç bir tür sistem oluşturmaktır, bu hiç de Levi-Strauss’un salık verdiği gibi değildir, mantıksal bir kombinatuvar değildir hiç de, fakat territoryaliteleri olan fiziksel bir sistemdir: bir şeyler giriyor, bir şeyler çıkıyor, o halde çok iyi görüyoruz ki, fiziksel evlilik sisteminyle ilişkiye sokulduklarında, kadınlar kendilerini bir flüks biçiminde gösterirler, bu flüksle ilgili olarak, sosyal kod/kural şunu demektedir: böyle bir flükse göre, flüksten bir şeyler geçmeli, yani çıkmalı; ve bir şeyler de geçmemeli, ve üçüncü olarak da –her türden kodun üç temel ifadesini oluşturacaktır bu-, bir şeyler geçmeyi sağlamalı ya da engellemeli, bloke etmeli tersine: örneğin, anasoylu sistemlerde, herkes aynı anneden olan amcanın önemini bilir, neden? Kadınlar flüksünde geçen şey müsadeli ve hatta zorunlu evliliktir. Bir şizofren, böyle bir toplulukta, yoktur böyle bir şey, bu tam olarak bize ait olan bir şeydir, oradaysa başka şeydir bu.

Orada farklıdır bu: P. Clastres’ın incelediği çok güzel bir olay var; bilmeyen bir tip var, kiminle evlenmesi gerektiğini bilmiyor, çok uzak bir yerdeki büyücüyü görmek için deterritoriyalizasyon yolculuğunu dener. Adı Leach olan büyük bir İngiliz etnolog var, bütün tezi şundan ibaret: Levi-Strauss’un dediği gibi olmuyor bu asla, Levi-Strauss’un sistemine inanmıyor: kimse kiminle evleneceğini bilemez; Leach temel bir keşif yapmaktadır, yerel gruplar dediği şey yani, soy zinciri gruplarından ayırıyor bunu. Yerel gruplar, evlilikleri, evlenmeleri düzenleyen küçük gruplardırlar, ve bunları soy zincirlerinden çıkarmazlar: evlenme, birleşme politik verilere cevap veren bir tür stratejidir. Yerel gruplar, harfi harfine, her kast için geçen şeyleri, geçemeyecek olan şeyleri, engellenmesi, bloke edilmesi gereken şeyi ve çıkışına izin verilen şeyi belirleyen bir gruptur (sapkın eğilimli, kodlama uzmanı). Anasoylu bir sistemde engellenen şey nedir? Her sistemde engellenen şey, ensesti yasaklayan kuralların dahiline giren şeydir. Burada, kadınlar flüksünde bir şeyler bloke edilir; yani kimi kişiler diğer falanca kişilere göre evlenilebilir kadınlar flüksünden elenirler. Buna karşın, geçen [geçerli] şeyin ilk müsadeli ensestler olduğunu söyleyebiliriz: tercihli evlilik şeklindeki ilk yasal ensestler; fakat herkes bilir ki ilk müsadeli ensestler asla hayata geçirilemezler gerçekte, bu da engellenen şeye fazlasıyla yakındır yine. Görüyorsunuz ki flüks burada durmuştur, kesintiye uğramıştır, flükste bir şeyler bloke edilmiştir, bir şeyler geçmektedir, ve burada evlilikleri düzenleyen, çekip çeviren, bloke eden ya da geçer hale getiren büyük sapkınlar vardır. Aynı anneden olan amcanın hikayesinde, yenge yasaklanmış ensestin imgesi olarak bloke edilmiştir, şakadan akraba şeklinde, yeğenin yengesiyle eğlenceli bir ilişkisi vardır, amcasıyla ise bir hırsızlık ilişkisi içerisindedir, ama hırsızlık, haksızlık, hakaret, bunlar kodlanmışlardır, Malinowski’ye bakınız.

Soru: Bu yerel grupların sihirli güçleri mi var?

Deleuze: Açık bir şekilde politik bir güçleri vardır, büyücülüğe başvururlar bazen, fakat bunlar büyücü grupları değillerdir, bunlar bir köyün bir diğer köye göre ve bir klanın bir diğer klana göre stratejisini belirleyen politik gruplardır. Her kod, bir flükse göre, o flüksten bir şeyin geçişinin engellenmesini içerir. Bloke edilecektir bir şeyler, ve bir şeylerin geçmesine izin verilecektir: engelleyici olarak anahtar bir konuma sahip insanlar olacaktır, yani geçmeyi engelleyen kişi olarak, ya da tam tersine geçmeyi sağlayan kişi olarak, ve bunun ardından bu şahısların, koda göre, bazı yükümlülükleri olduğunu farkettiğimizde bütün bir sistemin nasıl yürüdüğünü daha iyi anlarız. Tüm topluluklarda sorun flüksleri kodlamak ve kaçma eğiliminde olanları yeniden kodlamak olmuştur her zaman –ilkel denen topluluklarda kodlar ne zaman kararsızlık gösterir: temel olarak kolonileştirme anında, kod orada kapitalizmin baskısından kaçtığı anda: kurallı/kodlu bir toplulukta paranın girişinin neyi gösterdiğine bakınız: bütün flüks devrelerini havaya uçurur bu. Bu anlamda, temel olarak üç tip flüks ortaya koyuyorlar: tüketilecek üretim flüksleri, prestij flüksleri, prestij nesneleri ve kadın flüksleri. Para bunun içerisine girdiğinde, felaket olur (Jaulin’in etnosid olarak analiz ettiği şeye bakın: para, Oedipe kompleksi).

Parayı kurallarına bağlamaya çalışıyorlar, böylelikle bir prestij eşyasından başka bir şey olamayacaktır bu, bu bir üretim ya da tüketim eşyası değildir, bu bir kadın değildir, fakat parayla birlikte, kabilenin yaşlılara göre daha çabuk anlayan gençleri, tüketim malları devresini ele geçirmek için bundan yararlanırlar, geleneksel olarak kimi kabilelerde kadınların elinde olan tüketim devresi. İşte genç adamlar parayla böyle ele geçirirler tüketim devresini. Artık kodlanamayan parayla, dar bir çerçevede, parayla başlarız ve parayla bitiririz. A-M-A, bunu kodlamanın kesinlikle bir yolu yoktur artık, çünkü nitelikli flükslerin yerini, özü A-M-A biçiminde sonsuz bir yeniden\üretim olan soyut bir nicelik flüksü almıştır. Hiçbir kod sonsuz üretimi kaldıramaz. İlkel denen topluluklarda şaşırtıcı olan şey borcun varolma şeklidir, ama sınırlı bir blok halinde vardır, borç sınırlıdır.

Demek ki bu alamda flüksler zamanlarını kaçmakla geçirirler, bu kodların bağıntılı olmalarını ve flüksleri kodlamalarını engellemez: şüphesiz, her taraftan kaçmaktadır bu, kodlanmasına izin vermeyen şey ise, onu da söyleyeceğiz: bu şey bir delidir, kodlayacağız onu: köy delisi, kodun kodunu yapacağız.

Kapitalizmin özgünlüğü, onun artık hiçbir koda güvenmemesidir, kod kalıntıları vardır, ama artık kimse buna inanmaz: artık hiçbir şeye inanmıyoruz: kapitalizmin üretmesini bildiği son kod faşizm olmuştur: Bu, ekonomik düzeyde bile, faşist ekonomide pazarın işleyişi düzeyinde bile yeniden kodlamak için ve yeniden territoryalleştirmek için verilen bir çabadır; burada, kapitalizmin kodu olarak işleyecek bir tür kodun yeniden yaratılması için çok büyük bir çaba görüyoruz, harfi harfine, daha önce sürdüğü şekilde devam edebilirdi bu. Kapitalizme gelince, sosyal alanı bir bütün olarak küçük parçalara ayıracak bir kod yaratmaktan acizdir, çünkü kapitalizmin sorunları kendini artık kod ifadeleriyle ortaya koymuyor; onun sorunu deşifre edilmiş flükslerin bir mekanizmasını yaratmaktır, o halde ben sadece bu anlamda kapitalizmi bilinen tüm diğer sosyal oluşumlar için bir sosyal formasyon gibi farz ediyorum. Pre-kapitalist oluşumlara denk düşen bir flüks kodajıyla deşifre edilmiş aksiyomatik bir dizge arasında yapısal bir farklılık olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa bu sadece bir varyasyon mudur? Radikal bir yapısal farklılık vardır! Kapitalizm hiçbir kod yaratamaz. Bir sisteme karşı mücadelenin o sistemin karakterize edilme şeklinden tamamen bağımsız olduğunu söyleyemeyiz: Sosyalizmin 19. yüzyılda kapitalizme karşı olan mücadelesinin artı-değer teorisinden -bu teori kapitalizmin karakteristiğini gösterdiği ölçüde- bağımsız olduğunu düşünmek çok zor.

Kapitalizmin kodları dışarda bırakan ve deşifre edilmiş flükleri aksiyomatik bir dizge içerisinde tutarak işleyişini sağlayan ekonomik bir mekanizma olarak tanımlanabileceğini farzedelim; kapitalist konumu şizofrenik konuma yaklaştırmamıza zaten izin veriyor bu.

Pratik bir etkisi olan analiz düzeyinde, parasal mekanizmaların analizi düzeyinde (neo-kapitalist ekonomistler, şizofreni bu), sadece teorinin değil fakat kapitalizmin parasal pratiğinin, onun şizoid karakterinin somut düzeyde nasıl işlediğini gördüğümüzde bunun devrimci pratik için tamamiyle farksız olduğunu, önemsiz olduğunu söyleyebilir misiniz?

Psikanaliz ve psikiyatri açısından yaptığımız tüm şeyler dönüp dolaşıp neye varıyordu? Arzu ya da bilinçaltı, pek önemli değil: Hayali ya da sembolik değil, mekanik sadece; ve isteğin mekanizmasının alanına ulaşamadığınız sürece, hayali olanda, yapısal veya sembolik olanda kaldığınız sürece, bilinçaltının üzerinde gerçek bir etki yaratamazsınız. Bunlar bütün mekanizmalar gibi kendilerini fonksiyonlarıyla doğrulayan mekanizmalardır. Doğrulamalar: “Makinalı çocuklar”ı aklından çıkaramayan ressam Lindner: Ön planda ellerinde tuhaf küçük bir makina tutan korkunç küçük çocuklar, bir tür küçük uçurtma ve onun arkasında, kamuya ait büyük, teknik bir makine; ve çocuğun küçük makinası büyüğüne bağlanmış, arka planda. Bu benim geçen yıl yetim altbilinç demeye çalıştığım şey, gerçek altbilinç, ana-babadan değil, büyük, çılgın makinalardan geçen altbilinç, zira bu makinalar büyük sosyal mekanizmalarla verili bir ilişki içindeler. İkinci doğrulama: Bir İngiliz, Niderland, Schreber’in babasını tanıyordu. Benim Feud’un yazısında karşı çıktığım şey psikanalizin adamın en derinlikli karakterini, yani sosyo-tarihsel karakterini ezen gerçek bir değirmenmiş gibi gösterilmesiydi. Schreber’i okuduğumuzda, büyük Moğolu, Arîleri, yahudileri vs., ve Freud’u okuduğumuzda, bütün bunlarla ilgili bir tek kelime bulamazsınız, sanki bu bilinen bir şeymiş gibi ve gizli kalan içeriği bulup çıkarmak gerekiyormuş gibi -Oedipe’in ebedi ana-babasını. Bütün politik içeriği, politiko-seksüel ve politiko-libidinal1 içeriği, çünkü sonuçta, Schreber baba kendini Alsas’ı bir Fransız subayına karşı savunan küçük bir Alsaslı kız gibi hayal ettiğinde, politik libido var burada. Aynı anda hem cinsel hem politiktir bu, iç içe geçmiş; öğrendiğimize göre Schreber baba bir eğitim sistemi bulduğu için çok ünlü biriymiş: Schreber bahçeleri. Evrensel bir pedagoji sistemi yaratmıştı Schreber baba. Şizo-analiz psikanalizin tersini yapardı herhalde. Aslında, ne zaman hasta Oedipe’le ya da kastrasyonla2 uzaktan yakından ilgili bir şey anlatsa, muayene edilen şizofren “yeter” derdi. Onun önemli göreceği şey şu: Schreber baba evrensel değerde bir pedagojik sistem keşfediyor, onun küçük çocuğunu pek ilgilendirmiyor bu ama dünya çapında: PAN gymnasticon. Eğer çocuğun delirinden1 baba pedagojisi sisteminin politiko-mondial boyutunu çıkarırsak, artık hiçbir şey anlayamayız. Baba yapısal bir fonksiyon değil politik bir sistem getiriyor: Ben diyorum ki libido buradan geçiyor, babadan ve anneden değil, politik sistemden: PAN gymnasticon’da mekanizmalar vardır: mekanizmasız sistem yoktur, bir sistem gerektiğinde yapısal bir mekanizmalar birliğidir, öyle ki mekanizmalara kadar gidebilmek için sistemi açmak gerekiyor. Peki nedir Schreber’in mekanizmaları: bunlar SADİKO-PARANOYAK mekanizmalardır, bir tür büyük, çılgın makinalar. Bunlar şu anlamda sadiko-paranoyaktırlar ki, çocuklara, ve tercihen de küçük kızlara tatbik edilirler.
Bu mekanizmalarla çocuklar sakinleşiyor; bu delirde evrensel pedagojik boyut açık bir şekilde kendini göstermektedir: Oğlu ile ilgili bir delir değildir bu, daha iyi bir ırkın oluşumu ile ilgili olarak yarattığı bir delirdir. Schreber baba oğlu üzerinde etki gösteriyor, baba olarak değil fakat sosyal alandaki sınırsız bir yatırımının libidinal öncüsü olarak. Delirle ilgili bir şeylerin geçmesini sağlamak için babanın burada olması artık babalık fonksiyonuyla ilgili bir şey değildir, bu kesin, fakat baba burada, aile alanı olmayan fakat politik ve tarihsel olan alana göre, bir iletim etkeni olarak hareket ediyor sadece; bir kez daha tarih adları; baba adı değil, yok.

Comtesse: Sinekler sirkeyle yakalanmaz, makinayla da.
Gille Deleuze: Schreber babanın sisteminin dünya çapında bir gelişimi olmuştur (sıkı tutunmak için kemerler). Büyük bir sosyal mekanizmaydı bu ve aynı zamanda sosyal mekanizmanın içine serpiştirilmiş küçük, çılgın sadiko-paranoyak mekanizmalarla doluydu. O halde, oğulun delirindeki şey babadır elbette ki; peki ama ne olarak işin içine giriyor? Belli bir sosyal formasyon tipinin libidinal yatırımındaki iletim etkeni olarak araya giriyor. Buna karşılık, psikanalizin dramı, libidoyu ve onunla birlikte bütün seksüaliteyi aile mekanizmasına bağlamaya dayanan sonsuz evcilleştirmedir, ve bunları biçimlendirmemiz boşuna olurdu, hiçbir şeyi değiştirmeyecektir bu, şu dar çerçevede kalırdık biz: sembolik kastrasyon, ailevi biçimleme işlevi, ebeveyn karakterler, ve bunun dışında kalan herşeyi ezmeye devam ederdik. Blanchot: “dışarıyla yeni bir ilişki türü” diyor, oysa -ki bu kritik bir noktadır-, psikanaliz kendisinin ve dışarıyla kendisinin analiz edilmesi için gelen hastanın bütün ilişkilerini ortadan kaldırma eğilimindedir. Psikanaliz tek başına bizleri yeniden territoryalleştirdiğini iddia ediyor, territoryalite üzerinde ya da en vasatından, en bayağısından bir alan üzerinde, Oedipe territoryalitesi, ya da en kötüsü, bir divan, bir sedir üzerinde. Burada psikanalizin ve kapitalizmin ilişkisini çok iyi görüyoruz: kapitalizmde flükslerin devamlı olarak deşifre edildikleri, territoryal özelliklerini yitirdikleri, yani kapitalizmin tıpkı para ürettiği gibi şizofren ürettiği doğruysa eğer, bütün kapitalist girişim yeniden yapay territoryaliteler icat etmekten ibarettir, insanları orada kayıt altında tutmak için, onları kapalı bir biçimde yeniden bağlamak için: Herhangi bir şey icat ediyoruz: HLM[kiralık konut], ev ve ardından ailenin yeniden territoryalleştirilmesi geliyor; aile, bu sosyal hücredir her şeye rağmen; o zaman, safadamı ailede yeniden territoryal hale getireceğiz (topluluk psikiyatrisi): Bütün territoryalitelerin su üstünde yüzdüğü yerde insanları yeniden territoryalleştiririz, yapay, kalıntısal, hayali yeniden territoryalleştirmeyle başlarız. Ve psikanaliz –klasik psikanaliz- ailevi territoryalleştirmeler gerçekleştirir, özellikle de delirde efektif olarak varolan herşeyi, delirde agresif olan herşeyi havaya uçurarak, yani şöyle ki, delir bir politiko-sosyal yatırımlar sistemidir, herhangi bir türde değil ama: politiko-sosyal kararlara sarılan şey libidodur: Schreber annesiyle aşk yaparken hiç de hayal görmüyor, küçük bir Alsaslı kız gibi bir Fransız subayı tarafından kendisine tecavüz edilirken hayal görüyor: Oedipe’ten çok daha derin bir şeylere bağlı bu, yani libidonun sosyal oluşumları yatırıma dönüştürme şekli, arzu yoluyla iki tür sosyal yatırım olayını ayırdetmek gerektiği noktada:
- Ön-bilinçli türden olan, gerektiğinde sınıflarla geçen sosyal çıkar yatırımları,
- Ve bunun altında, bunlarla uyumlu olmak zorunda olmayan, bilinçsiz yatırımlar, libidinal arzu yatırımları.
Geleneksel psikanaliz libidinal arzu yatırımlarını aile üçgeni içerisine hapsetti, ve strüktüralizm, Oedipe’in her taraftan ölüm çığlıkları attığı anda Oedip’i kurtarmak için yapılan son girişimdir.
Şizo-analizin görevi, ebeveynlerin bilinçaltında sadece engelleyici etken olarak hareket ettiğini, bir arzu flüksleri sisteminde, arzu mekanizmaları flüksü sisteminde iletim etkeni olarak hareket ettiğini, ve önemli olanın benim arzu mekanizmalarımla olan bilinçsiz ilişkim olduğunu bulmaktır. Nedir benim arzu mekanizmalarım ve bunlar üzerinden bu arzu mekanizmalarının büyük sosyal mekanizmalarla olan bilinçsiz ilişkisi, ki bunlarla... ve bu durumda, psikanalizi bizi yeniden territoryalleştirme teşebbüsünde tutmanın hiçbir mantığı yok. Leclaire’in son kitabındaki örneği alalım: artık yürümeyen bir şeyler var: “psikanalizin tarihindeki en temel iş, gönderge olarak ebeveynlerin odasından analitik hücreye geçmeye dayanan bir merkez değiştirme olmuştur, “bir zaman oldu Oedipe’e inandık, sonra cezbetme, baştan çıkarma gerçeğine, zaten fazla ileri gitmiyordu bu, çünkü bütün bilinçaltı evcilleştirilmişti, libidonun ana-baba-ben üzerindeki eziciliği: psikanalizin bütün gelişimi şu yönde oldu: düşün, fantezinin gerçek baştan çıkarmanın yerine, ve kastrasyonun Oedipe’in yerine geçmesi. Leclaire: “doğrusunu söylemek gerekirse, Oedipe konjonktürünün canlı özeğinin aile sahnesinden psikanaliz sahnesine geçmesi, aile kurumu düzeyinde nedenini psikanalitik olarak saptayabileceğimiz sosyolojik bir değişimle sıkı sıkıya ilişkilidir”, sayfa 30. Aile yıpranmıştır; bilinçaltı karşı çıkar ve kendisini üçgene katmak için çalışmaz artık, neyse ki analist var arayı kapatmak için.
Aile artık tam-güçlü bir gerçeğin korunmasını ve gizli tutulmasını sağlamaz. Hele şükür! deriz kendi kendimize, nihayet aileüstü bir gerçekle bir ilişki kurduk ha! Hayır! diyor Leclaire, zira ailenin yerini alan şey ve de koruyucu haline gelen şey, tam-güçlü gerçeğin açınlayıcı gizleyicisi olan şey analistin odasıdır.
Artık kendini ailende üçgenin bir parçası yapmıyorsun, oedipleştirmiyorsun, artık olmuyor, gelip divanın üstünde kendini üçgene sokuyorsun, oedipleştiriyorsun; ve aslında, diye ekliyor Leclaire: “Eğer psikanalitik divan gerçekle yüzleştirmenin gerçekleştiği yer haline gelmişse.” Gerçekle yüzleşme territoryalleştirme hareketinde (yeniden territoryalleştirme hareketinde), yersizyurtsuzlaştırma alanında gerçekleşmez, analistin divanı olan şu çürük yerde gerçekleşir. “Oedipçi sahnenin kabinenin dışına göndergesinin olmamasının, kastrasyonun analistin kabinesinin dışında bir göndergesinin olmamasının hiçbir önemi yok.” Bu, psikanalizin kapitalizm gibi, arzunun deşifre edilmiş flüksleri karşısında, deşifrenin ve yersizyurtsuzlaştırmanın şizofrenik olgusu karşısında, kendisi için küçük bir aksiyomatik dizge yaratmayı şeçtiği anlamına gelmektedir. Divan, bugünün Avrupa insanının en son yeri, onun küçük yeri.
Psikanalizin bu durumu, bütün referansları dışarda bırakan, ne olursa olsun dışarıyla bütün ilişkileri dışlayan aksiyomatik bir dizgeyi ortaya koyma eğilimindedir; ve arzunun gerçek yatırımlarını anlamaya gelince felaketi andıran bir iç hareketi gibi görünmektedir. Aileyi gönderge olarak aldığımız anda, barbat bir hale gelmişti (son yer, buna değecek olan ve kendini kendisiyle haklı çıkaracak olan divan). Daha başından anlaşılmıştı bu, isteğin ikili boyutla olan bağını kestiğimiz andan itibaren –isteğin libidinal ikili boyutu diyorum: ve bunun bir taraftan sembolik ya da yapısal herhangi bir boyutta fonksiyonel arzu mekanizmalarına indirgenemez olan arzu mekanizmalarıyla olan ilişkisi, ve şizo-analizin sorunuysa, bu arzu mekanizmalarının nasıl çalıştığını öğrenmek ve onların birilerinin bilinçaltında işlemeye başladığı düzeye ulaşmaktır, ki bu Oedipe’i, kastrasyonu, vs., havaya uçurmuş olmamızı gerektiriyor. Diğer taraftan, sosyo-politik-kozmik yatırımlarla, ki burada psikanalizin aklamalarının çok az da olsa seksüellikten uzaklaştırıldığını söylemeye gerek bile yok, zira ben diyorum ki arzu, temel cinsel formu altında, sadece cinsel yatırımlarında anlaşılabilir, ana-babaya değil de -ki bu ikincil bir şeydir- arzu mekanizmalarına dayandığı ölçüde anlaşılabilir sadece -çünkü libido arzu mekanizmalarının serbest enerjisidir- ve diğer taraftan bizim seksüel, homoseksüel ve heteroseksüel aşklarımız üzerinden anlaşılabilir.
Yatırım haline gelen şey, tarihsel bir sosyal alanın boyutlarının kupürleridir her zaman; ve elbette ki, baba ile anne bunun içinde bir rol oynuyor, bunlar arzu mekanizmalarının iletişim etkenleridirler, bir taraftan birbirleriyle ve diğer taraftan arzu mekanizmaları büyük arzu mekanizmalarıyla.
Şizo-analiz üç işlem yapmak demektir:
Yıkıcı bir iş:
Oedipçi ve kastrasyon yaratıcı yapıları havaya uçurmak; bilinçaltının kastrasyonun vs. olmadığı bir alanına varmak için; çünkü arzu mekanizmaları bunu bilmezler.
Olumlu bir iş:
Fonksiyonel olarak izleme ve analiz etme işi; yorum yapılacak bir şey yok. Bir mekanizmayı yorumlamayız, işleyişini ya da arızalarını kavramaya çalışırız, arızalarının nedenini: Oedipçi zincirdir bu, arzu mekanizmalarının içinde arızalar çıkaran divanın psikanalitik zinciri.
Üçüncü görev:
Arzu mekanizmaları sadece sosyal mekanizma yatırımları yaptıkları sürece çalışırlar. Peki bu libidinal yatırım tipleri nelerdir? ön-bilinçli çıkar yatırımlarından farklı olan, şu cinsel yatırımlar –sevdiğimiz bütün varlıklar üzerinden, bütün aşklarımız bir yersizyurtsuzlaştırma ve yeniden territoryalleştirme kompleksidir; sevdiğimiz şey melez bir şeydir daima, bir yersizyurtsuzlaştırma ve yeniden territoryalleştirme hareketidir; divanın zayıf ve isterik territoryalitesi değildir bu; ve sevdiğimiz her varlık üzerinden yatırım yaptığımız şey sosyal bir alandır, o sosyal alanın boyutlarıdır ve ebeveynlerse sosyal alanda iletim etkenleridirler.
-Jackson’un mektubuna bakın; oğluna, aylaklığı bırak da da iyi bir evlilik yap, para kazan, diyen zenci klasik bir anne. Buradaki klasik anne, anne olarak ve oedipçi arzunun nesnesi olarak mı hareket ediyor yoksa sosyal alanın belli bir tip libidinal yatırımını aktardığı kadarıyla mı hareket ediyor? Yani iyi bir evlilik yapan tip, kendisiyle aşk yaptığı şey, buradaki, deyimin en dar anlamında, bilinçsiz olarak karısı üzerinden gerçekleşir; ekonomik, politik ve sosyal bir takım süreçlerle birlikte, ki aşk daima libidonun kendisi aracılığıyla sevilen kişiden başka bir şeye ulaştığı şey olmuştur; yani, sosyo-tarihsel alanın bütün olarak bölgelere ayrılması; ve finalde bizler daima tarih isimleriyle aşk yaparız.
Bir başka anne (Jackson’un annesi) –“tüfeğini al” diyen anne, bu ikisinin belli bir sosyo-tarihsel yatırım türünde iletim etkeni olarak davranmaları, birinden diğerine bu yatırım kutbunun hayli değişmesi kendiliğinden olur; ve bir ihtimal olarak bunların faşist bir sınırda olan gerici yatırımlar olduğunu, bir diğer ihtimal olarak, bunun libidinal devrimci bir yatırım olduğunu söyleyebilirdik. Bizim aşklarımız, yine ailevi yapıda olmayan fakat tarihsel-politik yapıda olan bu yatırımların kanalları ve yolları gibidirler; ve şizo-analizin finaldeki sorunu sadece arzu mekanizmalarının pozitif olarak incelenmesi değil, arzu mekanizmalarının sosyal mekanizmaların yatırımlarını gerçekleştirme şeklinin pozitif olarak incelenmesidir, ister devrimci türden libido yatırımları yaratarak olsun, ister gerici türden libidinal yatırımlar yaratarak. Şizo-analizin alanı bu anda politika alanından ayrılır, şu anlamda ki, ön-bilinçli politik yatırımlar, kimi inceleme biçimleriyle belirlenebilir olan fakat diğer yatırım türü hakkında, yani tam olarak libidinal olan yatırımlar hakkında –ya da arzu yatırımları hakkında- bizlere henüz bir şey söyleyemeyen sınıf çıkarı yatırımlarıdırlar. Öyle ki ön-bilinçli devrimci türden bir yatırımın yerini faşist türden libidinal bir yatırım alabilir; delirin bir kutbundan delirin diğer kutbuna olan yer değiştirmelerin nasıl gerçekleştiğini, bir delirin temel olarak nasıl iki kutbu olduğunu açıklayan şey budur –Artaud’nun çok güzel bir şekilde söylediği şey: “herşeyin gizi “anarşist Heliogabaldir”, çünkü bunlar iki kutupturlar –bu bir çelişki değildir sadece, temel insanlık çelişkisidir bu, yani faşist türden bilinçsiz yatırım kutbu ve devrimci türden bilinçsiz yatırım. Bir delirde beni büyüleyen şey, ana-babanın radikal yokluğudur, iletim etkenleri olmaları dışında, bir role sahip oldukları engelleme etkenleri olmaları dışında, fakat buna karşılık şizo-analizin görevi bir delirde faşist yatırımın ve devrimci yatırımın bilinçsiz yönlerini bulup çıkarmaktır, falan noktada kayıp gider bu, ve falan noktada salınır, kararsız kalır, libidonun esas alanıyla ilgilidir bu.
Çok gerici, çok folklorik bir territoryalitede devrimci bir tohum ortaya çıkabilir (bunu hiç bilemeyiz), şizofrenik bir şeyler, delilik gibi bir şeyler, bir deterritoryalleştirme: Bask sorunu: faşizme çok şey verdi onlar, başka şartlarda olsa bu aynı azınlıklar ortaya çıkarılabilir, bu tesadüfen olur demiyorum, devrimci bir rol oynayabilir bu azınlıklar. Son derece karmaşık, anlaşılmaz bir şeydir bu: politk analiz düzeyinde öyle değildir, bilinçaltının analizi düzeyinde öyledir: nasıl oluyor bu [comment ça tourne]. (Mannoni: mahkemenin Schreber ile ilgili kararı konusunda antipsikiyatri –tamamiyle faşist bir delir). Eğer antipsikiyatrinin bir anlamı varsa, eğer şizo-analizin bir anlamı varsa, bilinçaltının analizi düzeyindendir bu, deliri her zaman mevcut bulunan kutbundan, belli bir tür libidinal yatırım içeren faşist gerici kutbundan diğer kutba doğru fırlatmak, devrimci kutba doğru, ağıt ve yavaş olsa da.
Richard: Neden sadece iki kutup?

Deleuze: Bir çok kutup yaratabiliriz, ama temel olarak tabii ki iki büyük yatırım türü vardır, iki kutup vardır. Libidinal yatırımların referansı ana-babadır, bunlar territoryaliteler ve deterritoryalleştirmelerdir, bilinçaltında bulmamız gereken şey budur, özellikle de bilinçaltındaki aşklar düzeyinde.

Doğallık düşü: arı ırkın düşü, sarkaç hareketi, ve diğer taraftan devrimci deterritoryalleştirme düşü.

Analistin divanında neler olup bittiğini sorarsanız, yine flükslerdir, anlaştık o halde, fakat burada ortaya koyduğum sorun şu olurdu: kapının altından geçen flüks türleri var, psikanalistlerin libidonun akışkanlığı dedikleri şey, kendisinin psikanalizin koduna yakalanmasına izin vermeyen çok sapkın bir libido, o halde evet, burada deterritoryalleştirme var, fakat psikanalist şöyle diyor: kontr-endikasyon.
Lacan açısından psikanalizde benim canımı sıkan şey kastrasyon inancıdır. Aile bir iletim sistemidir, bir nesilden diğerine sosyal yatırımlardır, fakat ben bunun sosyal yatırımlar için zorunlu bir öğe olduğunu hiç sanmıyorum, çünkü her şekilde, kendi başlarına büyük sosyal mekanizmaların libidinal sosyal yatırımlarını oluşturan arzu mekanizmaları vardır. Eğer deli kendi arzu mekanizmalarıyla yetinen ve sosyal yatırımlara girişmeyen kişidir derseniz, ben size uymam: her delilikte, tarihsel, politik ve sosyal alanın özgün bir türde yoğun bir yatırımını görüyorum ben, hatta donuklaştırılmış kişilerde bile. Çocuk için olduğu kadar yetişkin için de aynı derecede geçerlidir bu, daha küçük çocukluktan itibarendir ki arzu mekanizmaları sosyal alana girerler. Kendi içinde, bütün territoryaliteler deterritoryalleştirme hareketine oranla birbirlerine eşdeğerdirler, ama territoryalitelerin, tiplerinin ve fonksiyonlarının bir tür şizo-analizi vardır, ve fonksiyondan ben şunu anlıyorum: eğer arzu mekanizmaları büyük deterritoryalleştirmenin tarafında iseler, yani territoryalitelerin ötesinde isteğin yolunda iseler, eğer istemek kendini territoryallikten arındırmaksa, diyebiliriz ki her territoryalite tipinin şu veya bu türden bir mekanizmal göstergeyi kaldırma yeteneği vardır: mekanizmal gösterge bir territoryalitede o territoryalitenin bir deterritoryalleştirme yönünde gitmesini sağlama yeteneği olan şeydir. O zaman düş örneğini alıyorum, mekanizmaların rolünü açıklamaya çalışmam açısından çok önemlidir bu, psikanalizin bakış açısından farklıdır: bir uçak geçtiğinde ya da bir dikiş makinası –düş bir tür küçük hayali territoryalitedir, uyku ya da kabus deterritoryalleştirmedirler- deterritoryalleştirmelerin ve yeniden territoryalleştirmelerin sadece birbirlerine göre varolduklarını söyleyebiliriz, fakat siz, şu veya bu territoryalite üzerindeki göstergelerden muhtemel bir deterritoryalleştirme gücünü tahmin edebilirsiniz, yani o gücün desteklediği kaçan flüksleri –kaçmak ve kaçarken de kaçırmak, başkalarını değil de sistemden bir şeyleri, bir parça.
Bir territoryalitedeki mekanizmal gösterge, o territoryalitede flükslerin kaçmasını sağlarken o territoryaliteden kaçma gücünü ölçen şeydir, bu açıdan bütün territoryaliteler eşdeğer değildirler. Yapay territoryaliteler vardır, ne denli kaçarsa ve kaçarken ne denli kaçırabilirse o denli territoryallikten sıyrılır bu.
Aşklarımız, bize oranla bizleri deterritoryalleştiren ya da yeniden terriyoryalleştiren bir territoryalite üzerine kuruludurlar daima. Bu açıdan, yanlış anlaşılmalar var, ve şizo-analizin sorununu teşkil eden bütün bir yatırım oyunu: gönderge olarak aileyi almak yerine, deterritoryalleştirme ve yeniden territoryalleştirme hareketleri gönderge olarak alınıyor.

Zehren: Demek istediğim, kod ifadesini ilkel denen topluluklar için kullandın sen, oysa ki ben bunları kod terimleriyle düşünmenin mümkün olmadığını düşünüyorum, çünkü önemli bir hedef var, değiş-tokuş gerektiriyor bu, çünkü değiş-tokuş edilmesi zorunlu olan bir borç var. Onların toplumundan bizim topluma geçen şey borcun kaybolmasıdır, o yüzden şizofrenin kapitalizmin negatifi olduğunu ve kapitalizmin de ilkel toplulukların negatifi olduğunu söylediğinde sen, çok iyi görülüyor ki kaybolan şey kastrasyondur. Bu temel hedefle, kapitalizmin kastrasyonun üstünü çizerek yaptığı şeye geliyorsun. Kapitalizmde dışarda kalan şey başlangıçtaki bu hedeftir, ve Marx’ın yapmaya çalıştığı şey, borç kavramını yeniden içine sokmaktır. Bana gerici bir yatırım kutbu ve devrimci bir kutup önerdiğinde, ben diyorum ki, “devrimci” ve “gerici” kavramlarını, senin demek istediğin şeyi kabul etmeye izin vermeyen bir alanda ortaya konulmuş oldukları gibi alıyorsun sen zaten.
Kupürü kullanıyorsun, Oedipe’in ve kastrasyonun geride kaldığını kabul etmek istiyorum elbette, ama kapitalizm ...

Çeviri:Özcan Doğan
Read On 0 yorum

Benim kozmogonim temel kaosa bir üç nokta sonsuzluğu katıyor

''İnandığı zaman inanmadığına inanır, inanmadığı zaman inanmadığına inanmaz.'' ecinniler

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul, Turkey
"çaldığım kendi yerim mi?" [M.Blanchot]

İzleyiciler

İzlek